Yaşanan Mimari 1. Bölüm

KP54
KP

Yaşanan Mimari
Experiencing Architecture

Steen Eiler Rasmussen

*Çeviri: Ömer Erduran, Remzi Kitabevi, 2010



Steen Eiler Rasmussen’in mimari bir eser olarak kaleme aldığı kitap “Experiencing Architecture” özgün adı ile 1959 yılında yayımlanmış, Ömer Erduran tarafından Türkçemize kazandırılan eser Remzi Kitabevi tarafından basılmıştır.

S. E. Rasmussen, kitabın giriş bölümündeki önsözünde hangi tür okuyucuya seslendiğini özellikle belirtmektedir. Bu kitap sadece profesyoneller için yazılmamıştır. Bu kitap, her kesimden, her yaştan okuyucunun kolaylıkla anlayabileceği bir dilde hazırlanmıştır. Sadece her kesimden mimariye ilgi duyanlar için değil aynı zamanda mesleğin içindekiler ve mimarlık öğrencileri için de kolayca okunup faydalanılabilecek bilgiler içeren bir eserdir.

Kitabın amacını basitçe özetleyecek olursak;
. Gençlere mimariyi anlatmak ve sevdirmek,
. Mimarların da içinde bir şeyler bulabilecekleri bir eser ortaya çıkarmak,
. Mesleğin dışındakilere de mimar olarak ne yaptığımızı anlatmak olarak sıralayabiliriz.

Bu temel amaçlar doğrultusunda kitap son derece yalın, akıcı ve anlaşılabilir bir dilde yazılmıştır.

“Steen Eiler Rasmussen’in çığır açan kitabı...”

Juhan Pallasmaa bu eseri tam da böyle tariflemiştir. Yazarımız Steen Eiler Rasmussen ise “Çevremizdeki şeyleri nasıl algıladığımız üzerine bir çalışma” diyerek eserinin konusunu kısaca özetler.

9 Ocak 1898 Kopenhag doğumlu bir Danimarkalı olan Rasmussen, mimar ve şehir plancısıdır. Başta Massachusetts Institute of Technology olmak üzere birçok üniversitede öğretim üyeliği yapmıştır. 1990 yılında, 92 yaşında hayata gözlerini yummuştur.

“London, The Unique City” (1937) ve “Town and Buildings” (1951) diğer önemli kitaplarıdır.

Kitaplık köşesindeki her sayıda, değişik bir kitabı konuk ediyorum. Kitap seçimlerimdeki ana konu, tabii ki mimari ve tasarımdır. Bu seçimlerimde mimarlık öğrencilerinin ve genç mimarların yanında, mimariye ilgi duyan her yaştan mimarinin takipçilerinin de ilgisini çekebilecek yayınları seçmeye özen gösteriyorum. Benim bu köşede yaptığım bir kitap özeti çalışması asla değildir. Bir mimar gözüyle, okunan kitaptan kaleme alınan yorumlamalardır.

Kitapların benim gözümle görünen halleridir. Bu kitabın okunmasını şiddetle tavsiye ediyorum. Sanırım,

“Mimarlık okullarında okutulması gereken 10 kitap neler olmalı?”

deseler, işte bu kitabı onlardan biri olarak listeye yazarım. Elimizdeki sadece bir kitap değil, bir mesleki eser: Bir binici çizmesinden tenis raketine, çay fincanından İtalya’nın ovalarındaki Palladio’nun villalarına, oradan Pekin’deki kış sarayına durmadan yapılan bir yolculuk… Salt bir mimar ve şehir plancısı değil senelerini birçok okulda eğitimci olarak vermiş bir hocanın kalemiyle yazılmış bir mimarlık felsefesi klasiği, Juhan Pallasmaa’nın tarifiyle; çığır açan bir başyapıt.


TEMEL GÖZLEMLER ve İZLENİMLER

Güzel sanatlar nedir? Mimarlık bir güzel sanat mıdır? Müzik sadece kulağa mı hitap eder? Sanat anlatılmalı mıdır yoksa yaşanmalı mıdır? Heykel ve resim sanatı, biçim ve renk ile çalışırlar. Peki, işlev hangi sanatta vardır?

“Mimari çok özel bir işlevsel sanattır.” [1]

Mimari ve mimarın tanımı mutlaka doğru yapılmalıdır. Mimar, mimariyi doğru tanımlamalarla kullanmalıdır. Kitabın birinci bölümü mimarlık ile işlevsellik ilişkisinin mecburiyetinin vurgulanması ile başlar. Evet, mimari işlevsel olmalıdır. Ayrıca zamanının sanat ve mimari anlayışından da ödün vermemelidir. Eklektik tutum ve davranışlar içine de girmemelidir.

Bir kralın at üzerindeki fotoğrafı bizim için nasıl doğal bir görüntüyse aynı kralın bisiklet üzerindeki fotoğrafı o ölçüde absürt ve uyumsuzdur.

Bu örneklerin sayısı oldukça fazlalaşabilir ve etrafımıza bakınca biz de bunun gibi birçok örnek yakalayabiliriz. Soldaki kral ve at resmidir. Sağdaki ise kral ve bisiklet; yani zamana ve kültüre ait değildir, yabancı durmaktadır. Bu örneği mimari ile anlatacak olursak; Roma döneminde Roma’da yapılmış bir yapıyı 19. veya 20. yüzyılda, dünyanın herhangi bir yerinde kopyaladığınız zaman kral, at ve bisiklet örneği ile açıklanan garip duruma düşmüş olursunuz.


Bu örneklerden çıkan sonuçlar:

1. Geçmişten devşirme, tarihi kopyalama, geçmişe özlem; doğru bir mimari tutum olamaz.
2. Gününden ileride ol. Mutlaka! İlerici tutum ve davranışları tarih yazar.
3. Mimarı, heykeltıraş ve ressam gibi sanatçılardan ayıran farkın işlevsellik olduğunu unutma! 

Mimari için bir düzenleme sanatı dersek doğru bir tarif yapmış olabiliriz.

Palazzo Vendramin
Venedik, 1509
İtalyan Seferathanesi
Macka, 1900,
Mimar:G Mongeri


Günümüzde Maçka Teknik Lisesi Olarak Kullanılmaktadır

19. yüzyılda örnekleri her ülkede rastlanan hatalardan bir tanesi; en başarılı mimari sonuçların sadece eski çağların iyi yapılarının kopya edilerek sağlanabileceği şeklinde bir düşüncenin benimsenmesiydi. 1509’da yapılan Palazzo Vendramin binasının 400 yıl sonra diriltilerek, yeniden yapılmış eklektik örneklerini Kopenhag, 23 Havnegade’te ve Maçka - İstanbul’da görmenin mimarlık tarihine bir katkısının olmadığı konusunda sanırım herkes hemfikirdir.

Mimar sanatını icra ederken birçok enstrüman kullanır. Mesleki becerisi fazla ise ve bunun yanında mesleki deneyimi de çoksa daha başarılı neticeler alır. Örneğin çok sert olmasını istemediği bir binayı, kullanılan taşa rağmen yumuşak gösterebilir veya tam tersi olarak çok sert görünmesini istediği bir yapıyı, doğru çizgileri kullanarak soğuk ve sert bir düzende görünmesini sağlayabilir.

Sert ve yumuşaklık bazen aynı karede bazen farklı dönemlerde kullanılır.

Sertlik ve yumuşaklık gibi ağırlık veya hafiflik de diğer bir mimari enstrümandır. Bu betimlemelerin örnekleri arttırılabilir. Hitler Almanya’sı veya Mussolini İtalya’sının mimari yapılarını görünce, ait oldukları faşist dönemi mimarlık yapıları olduklarını dış görüntülerinden anlarız.
Park Guell, Barcelona
Mimar: Antoni Gaudi
Barcelona'daki bu geniş parkın tamamı sert malzemeler kullanılarak; ancak yumuşak hatlarla tasarlanmıştır.

Binaların bize dış görüntüsüyle verdiği mesaj, aslında en basit anlamda, gündelik kullanımda karşımıza çıkar. Eşyaların verdiği mesajdan farklı değildir.

Günümüzün dekorasyon dergilerinde sıklıkla rastlayabileceğimiz bir köşesinde binici çizmesi bulunan fotoğraf, objeler ile verilen mesajlara güzel bir örnektir. Büyük bir titizlikle tasarlanmış olan lüks evin dergideki görseli hazırlanırken, fotoğrafın içine bir binici çizmesi yerleştirilmiştir. Aslında o çizmenin orada bulunması fonksiyonel bir zorunluluk olamaz. Ev İskoçya’da bir çiftlik de olmadığına göre fotoğraf karesinde yapılmak istenen, binici çizmesi konularak pahalılık ve zarafet etkisi verilmek istenmesidir. Asil bir hava vermek için binici çizmesiyle yarışabilecek nesnelerin sayısı pek azdır.

Bir golf takımı veya tenis raketi aynı etkiyi yaratabilir mi? Kuşkusuz ki hayır. Spor aletlerinden tenis raketi bize lüks, pahalı ve zarif duyguları değil; heyecan ve canlılık duygularını uyandırır, tıpkı kırmızı renk gibi. Görsel olarak kırmızı adrenalinin rengidir. Verdiği duygu en başta heyecan ve canlılıktır. Şemsiye nesnel olarak bir titizlik göstergesidir. Şüphesiz eldiven de aynı imajı veren nesnelerdendir.

İlk barınaklardan bugünkü mimarimize ulaşıncaya kadar epeyce bir yol alınmıştır. Barınma, insanoğlunun ilk günkü gibi bugün halen en temel ihtiyacıdır. Çocuklarımız oyun oynarken evin içinde dahi kendilerine küçük barınaklar, oyun alanları yapmak isterler. Bu, kimi zaman çadır benzeri bir örtüden kimi zaman da benzeri materyaller kullanılarak yapılmış bir barınaktır. İnsanoğlu gelişim çizgisini sürdürürken, en basit mağara benzeri barınaklarla başlayan seyahatine, günümüz mimarisinin ileri örnekleri olan gökdelen ve benzeri yapılarla devam etmektedir. İşte tüm bu mimari faaliyetler esnasında insanın çevresinde yapısal olarak uyum ve düzen olması, mimarın görevlerindendir. Belki de en önemlisidir.

İstanbul’da tasarlanan spor salonunda, adrenalini ve hızı çağrıştırdığı için kırmızı renk baskın olarak mekânın genelinde kullanılmıştır.
Mooi Spor Salonu, İstanbul
Mimar: Kenan Özcan

MİMARİDE KÜTLELER ve BOŞLUKLAR

Steven Hall, Juhani Palasmaa’nın Tenin Gözleri kitabı için “Algı sorunlarından doğmuştur.” demiştir. Steven Hall aynı makalesinde 21. yüzyılın mimarlığının gelişimine ışık tutacak, öğrencilere ve mimarlara hizmet edebilecek çok açık ve özlü iki kitabı referans vermektedir. Biri 1959 yılında yazılmış olan Rasmussen’in bu eseri, diğeri de Pallasmaa’nın “Tenin Gözleri”* adlı eseridir.

Okuyucularıma özellikle Rasmussen’in kitabını, hemen sonrasında Pallasmaa’nın “Tenin Gözleri”* kitabını okumalarını tavsiye ediyorum.

Baktığımız zaman görüyor muyuz; yoksa yapılan, bir seyir midir? Seyretmek tabii ki görmek değildir. Tanıdığımız bildiğimiz şeyleri görür, gerisine sadece bakar ve kaale almayız.

Kitabın ikinci bölümü olan “Mimaride Kütleler ve Boşluklar” bölümünün en can alıcı noktası “boşluk” kelimesinin tarifinin yapıldığı 50. sayfasıdır. Bu bölümde boşluk, mekân ve iki boyut/üç boyut kavramları ile de açıklanmaktadır. Boşlukların oluşturduğu kompozisyon, binaları oluşturur.

“Evim duvar değildir, çatı değildir, bu ögeler arasındaki boşluktur, çünkü ben arada otururum.” Lao-tzu

Bu söz beni çok etkiler ve mekânın, boşluğun ne olduğunu veya ne olmadığını çok iyi anlatmaktadır. 1939 yılında Frank Lloyd Wright Londra’da bir konferansta öğrencilere bir açıklamada bulunmuş. Lao-tzu’nin bu sözünü okuduğunu dile getirmiş. Boşluk hakkında Lao-tzu’nin bu sözünü okuyan F. L. Wright, kitabı kalbine götürdüğünü ve “Bu benim sırrım, bunu hiç kimseye söylememem lazım, yaşamım boyunca mimarlığım süresince boşluğu böyle hissettim…” söylüyor ve biraz yapmacıklı bir şekilde ekliyor: “Bugün size bu sırrımı açıklıyorum.” Boşluk, aslında mimariyi mekân kelimesinden daha iyi tarifliyor. [2]

Şelale Evi, 1935-37. Mimar: F. L. Wrightedition

F. L. Wright’ın büyük sırrı boşluğun tarifi ile başlıyor. Büyük usta bu büyük sırrı kullanarak emsalsiz eseri Waterfall’a uzanıyor. Waterfall’da onun yaptığı; boşluk tarifini anahtar olarak kullanmak olmuştur. Mekânı boşluk olarak algılamak, boşluklar arasında geçişler planlamak ve birçok boşluğun oluşturduğu bir kompozisyon tasarlamak. F. L. Wright boşluklar tasarlayarak, mekânları birleştirerek mimarisini yaratıyordu.

“Bir testi yaparsın çamurdan, içindeki boşluktur onu yararlı kılan.” Lao-tzu

“Yaşanan Mimari” bir kitaptan öte bir eser; yazarın öğretim üyeliklerinin verdiği tecrübelerle zenginleşmiş bir yapıt. Mimari, yüce bir sanattır. Tüm sanat dallarında olduğu gibi biz mimarlar için iyi eser vermenin ön şartı onu layıkıyla anlamaktan geçer. Elimizdeki kitap, işte mimariyi bize layıkıyla anlatabilecek, dünyada yazılmış eserlerden önemli bir tanesidir. Mimariyi anlamadan uygulayanların, ne yaptığını bilmeden yapan yapı ustalarından bir farkı yoktur. Mimariyi anlamadan uygulayanların izlediği kabaca iki yol vardır. Ya geçmişi canlandırmaya çalışırlar, eklektik yapılar yaparlar ya da ne olduğu, nerede olduğu önemsenmeden günümüzün önemli yapılarını kopyalamaya çalışırlar. Mimari, ancak onu layıkıyla anlayan mimarlar ve o mimariyi layıkıyla okuyabilen, duyabilen izlenimcileri, kullanıcıları ile yücelebilir.

Ben, öğrendikçe bilgimizin sığlığının arttığına inanırım. Yeni şeyler öğrenmek, bu evrende ne kadar az şey bildiğimizin bir teyididir. Bu bizi panikle daha çok okumaya ve öğrenmeye sevk eder. Ancak hiçbir şey bilmeyenler, her şeyi bildiklerini iddia edenlerdir. Onların denizi çok derindir. Bilgelerinki ise çok sığ. Birisi hayal okyanusunda yüzer, diğeri ise her damlası emekle doldurulmuş ulaşılmaz bütünsel bilginin havuzunda… O havuz ki aslında deryadan daha derindir. ■