Tansel KORKMAZ

KP47
KP
Mimarlık her şeyden önce insanın faniliğinin farkında olması ve bu endişeyi bir dünya kurarak, kalıcı izler bırakarak aşmaya çalışmasıdır. Çok kısaca her türlü yapma/inşa etme etkinliğinin bununla ilgili olduğunu ve estetiğin de bunun olmazsa olmaz bir parçası olduğunu söyleyebiliriz.

Mimarın pozisyonunun, tercih ettiği form diliyle ilgili olduğu düşünülür genellikle. Oysa pozisyon, dünyayı nasıl kavradığımız ve nasıl yorumladığımızla ilgili. Ortaya çıkan formlar da bu yorumun bir parçası.

Central Park, New York

1- Sayın Tansel Korkmaz, öncelikle sizi tanımak isteriz. Eğitiminizden ve bugüne kadarki kariyerinizden bahseder misiniz?

Lisans, yüksek lisans ve doktora derecelerimi ODTÜ’den aldım. 1987-2000 yılları arasında da önce araştırma görevlisi olarak, daha sonra da öğretim görevlisi olarak eğitim kadrosu içinde yer aldım. 1998’de doktoramı bitirdikten sonra okuldaki görevimin yanı sıra doktora superviser’ım Haluk Pamir’in projelerinde (Anytime konferans ve sergileri ve Tepe Mimarlık Kültürü Merkezi dolayısıyla XXI Dergisi, sergiler, belgeseller vs.) çalıştım. 2000 yılında İstanbul’a taşındım; YTÜ Mimarlık Fakültesi ve İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde stüdyo ve teorik dersler verdim. 2002 yılında tamamıyla enformel olarak İhsan Bilgin’in önderliğinde bir grup mimar ve akademisyen mimarlık eğitimi tartışmalarına başladık. Sonrasında kendi inisiyatifimizle başlattığımız bu oluşum 2004 yılında Bilgi yüksek lisans programının nüvesini oluşturdu (march.bilgi.edu.tr). Yüksek lisansın başarısı okul yönetiminin fakülte kurmamız için ısrar etmesine neden oldu ve 2009 yılında fakülte kuruldu. Yüksek lisansın ruhunu veren İhsan Bilgin olmuştu, fakültenin kurulması da benim payıma düştü diyebilirim; fakülte de genel itibariyle yüksek lisansın rekabet yerine kolektif düşünme, üretme çalışma alışkanlığı diyebileceğim genel çizgisini sürdürmeye çalıştı.

2- Mimarlık felsefenizi özetler misiniz? Sizin için mimarlık ne ifade ediyor?

En kısa ve genel sorular en zor olanlarıdır hep. Kendi felsefem diyemem ama Alman düşünür Heidegger’in “Poetically Man Dwells” ve “Building Dwelling Thinking” makalelerinde işaret ettiği nokta önemli geliyor bana; çok haksızlık ederek şöyle özetleyebiliriz: İnsan yeryüzüne fırlatılmışlığı içinde, öylesine bulduğu kaosu bir düzene sokarak bir dünya kurmak, burayı evi haline getirmek ister; ya da bir başka şekilde söyleyecek olursak yeryüzünün sakin-i olmak. İşte bu, yeryüzünün sakini olmak, bir dünya kurmak çabası hem metaforik hem düz anlamıyla mimarlıktır. Mimarlığı en temelde ihtiyaçlarla açıklamak çok indirgeyici bir yaklaşım olur. Dünyada hala avcı-toplayıcı kabileler var ve ihtiyaçları bizden daha az karşılanmış gibi gözükmüyor, yani yerleşik hayata geçmek ne ihtiyaçlarla ilgiliydi, ne de ihtiyaçların tatminkar bir şekilde giderilmesine neden oldu. Dolayısıyla mimarlık her şeyden önce insanın faniliğinin farkında olması ve bu endişeyi bir dünya kurarak, kalıcı izler bırakarak aşmaya çalışmasıdır. Çok kısaca her türlü yapma/inşa etme etkinliğinin bununla ilgili olduğunu ve estetiğin de bunun olmazsa olmaz bir parçası olduğunu söyleyebiliriz. Tam da bu nedenle çok sevgili hocam Hasan Ünal Nalbantoğlu, bir yeri mesken tutmak olarak çevrilen dwelling’i “dünyayı şenlendirmek” olarak çevirmeyi uygun görürdü.

3- Türkiye’deki mimarlık eğitimi konusunda neler söylemek istersiniz? İyi olduğu veya eksik olduğu yönler neler sizce?

En büyük sorun, üniversitelerin tek-tip eğitim anlayışı üzerinden esnek olmayan sistemler kurup mimarlık ve güzel sanatlar eğitimlerini de buna uydurmaya çalışmalarında. Genellikle mühendislik veya tıp fakülteleri baz alınarak kurgulanan katı sistemler sanat, beşeri bilimler, sosyal bilimler fakültelerinin kendi dünyalarını kurmalarını engellemekte, motivasyonlarını düşürmekte ve kendi disiplinlerini uygun okul atmosferi yaratmalarını imkansız kılmaktadır. Özellikle sanat ve mimarlık gibi “yaparak öğrenme” eğitim modelinin bu katı sistemler içinde yeşerip serpilmesi çok güçtür.

İkinci önemli sorun öğretim üyelerinin YÖK yönetmelikleri yüzünden praxis’den (mimarlık pratiğinden) uzaklaşmasıdır. Mimarlık eğitimi bir meslek eğitimi, bilgisi de temelde yapmanın bilgisi olduğu için bu uzak kalış hem bir körelme, kitabî kalma hem de yenilenememe anlamına gelmektedir.

Son olarak görgü konusu önemli. Mimarlık eğitiminin alıştığımız anlamda textbook’ları (ders kitapları) yoktur, öncüllerin birikimini içselleştirerek ve bağlamsallaştırarak ve de kendi deneyimlerimizden öğreniriz. Bu anlamda görgü praxis’in çok önemli bir gereğidir. Görgü, üniversite öncesi eğitimle başlamalıdır ve müfredat dışı etkinliklerle zenginleştirilmelidir. Oysa Türkiye’de öğrenciler genellikle test çözme cevvalliğinden başka hiçbir şeyin önemsenmediği ve geliştirilmediği bir yarışın içinden geliyorlar. Bunu telafi edici, sanat ve beşeri bilimler (arts and humanities) konusundaki eksikliklerini tamamlayıcı ve kazandıkları kötü alışkanlıkları arındırıcı bir hazırlık döneminin şart olduğunu düşünüyorum hem üniversite hem de mimarlık eğitimine hazır olmaları için.

Evet, hep sorunlardan bahsettik, bunun sebebi Türkiye’de mimarlık eğitiminin hem biraz önce saydığım kendi dışındaki nedenlerle, hem de tartışmak için çok daha geniş bir zamana ihtiyaç duyacağımız kendi içindeki nedenlerle oldukça sorunlu olduğunu düşünüyorum. Bunun farkında olup aşma kapasitesi olan çok sınırlı sayıda okul var ama dediğim gibi bu tartışma kendi başına bir dosya konusu olacak kadar geniş ve derin.

Türkiye’nin daha erken modernleşmiş coğrafyalarla karşılaştırıldığında hayıflanmasını gerektirecek temel sorun; ikonik binaların dışında üretilen, anonim dokuyu oluşturan binaların her anlamdaki kalitesizliği.

Mimarlık mesleğinin, geç kapitalizmin mantığı çerçevesinde, gösteri ve tüketim toplumunun arzularının hem sonucu hem de tetikleyicisi olarak bir tür fiyakalı ambalaj yapma etkinliğine indirgendiğini düşünüyorum. Bu tür bir mimarlık, en büyük zararı kente veriyor aslında.

4- Mimarlık fakültenizde öğrencilerinizi yetiştirirken nasıl bir mimar profili hedefliyorsunuz?

Bilgi’de şimdi yeni bir dekanla bir değişim yaşanıyor ama kuruluş döneminde biz iki şeyin önemli olduğunu düşünmüştük:

1. Öğrencinin üretmekten, denemekten zevk alması. Bu, eğitim yaparak öğrenmek olduğu kadar deneme-yanılma yoluyla öğrenmek de. Dolayısıyla risk almak, yılmamak, kolaya kaçmamak bir mimarın olmazsa olmaz nitelikleri olmalı. Bu anlamda müfredatımızda sadece stüdyo dersleri değil çok sayıda deneysel stüdyo seçeneklerine de yer verdik. Ayrıca dünyanın her yerinden okullarla ve işlerini takip edip beğendiğimiz tasarımcılarla müfredat dışı workshop’lar (atölyeler) düzenleyip öğrencilerimizin bu tür becerilerini arttırmaya çalıştık.

2. Mimarın pozisyonunun, tercih ettiği form diliyle ilgili olduğu düşünülür genellikle. Oysa pozisyon, dünyayı nasıl kavradığımız ve nasıl yorumladığımızla ilgili. Ortaya çıkan formlar da bu yorumun bir parçası. Dolayısıyla, ofis ortamının bir simülasyonu yani soluk bir kopyası olmak yerine okul, ofisin yapamayacağı bir şeyi yapıp dünyayı kavrama ve yorumlama becerileri edindirmeli; ya da kısaca düşünmeyi/öğrenmeyi öğretmeli. Biz de hızlı ve derin kavrayış ve yorumlama becerileri gelişmiş mimar profilini hedefledik. Bunu gerçekleştirebilmek için de kültür-tarih ders gruplarını çok önemsedik. Ancak şu da bir gerçek ki, dünyada olduğu gibi Türkiye’de de çok az sayıda pozisyonu olan mimar var. Çoğu meslektaşımız pratiğini bir problem çözme etkinliği olarak sürdürüyor, bu durumda onlardan en fazla az yanlış yaparak makul çevreler üretmelerini bekleyebiliriz. Diğer taraftan hepimizin mimar olmak istemesine neden olan pozisyon kurmaya gelince bu, aslında ancak yüksek lisansın işi olabilir, çünkü belli bir tecrübe gerektirir. Biz de bu anlamda yüksek lisans stüdyolarımızı farklı pozisyonları olan rol modeli olabilecek kişilerle kurduk ve çoğu kez İstanbul’un gündemini belirleyecek meseleleri öngörerek (Yenikapı, Cendere Vadisi Koridoru, Gezi Parkı, enformel dokunun dönüşümü, Kuzey Ormanları üzerindeki gayrimenkul baskıları, E-5 ve TEM’i bağlayan koridorların dönüşümü vs.) öğrenciye hayal gücünün (imagination) aslında gerçeği iyi kavramaktan başladığını anlatmaya çalıştık.


5- 2000’lerde Türkiye’de Mimarlık kitabının yazarı olarak son dönemde ülkemizdeki mimarlık uygulamalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Demirel’in, birkaç yıl önce Türkiye’nin ahvalini soran gazetecilere çok esprili bir cevabı var “Tek kelimeyle iyi, iki kelimeyle iyi değil.” Ben de sorunuza aynı cevabı verebilirim. Bütün global kentlerde gördüğümüz ikonik binalar, İstanbul’da da inşa ediliyor. Bu, birçok kişi için mimarlık standardının yükseldiğine işaret ediyor. Mimarlar da pop yıldızları gibi bol bol televizyonlarda, gazetelerde, dergilerde boy gösteriyor. Bunu da, mimarlık mesleğinin ve mimarların nihayet Türkiye’de de kadrinin bilindiği şeklinde yorumlama eğiliminde yine aynı kişiler... Ben buna Jameson, Frampton, H. Foster gibi birçok kuramcının işaret ettiği perspektiften bakıyorum daha ziyade: Mimarlık mesleğinin, geç kapitalizmin mantığı çerçevesinde, gösteri ve tüketim toplumunun arzularının hem sonucu hem de tetikleyicisi olarak bir tür fiyakalı ambalaj yapma etkinliğine indirgendiğini düşünüyorum. Bu tür bir mimarlık, en büyük zararı kente veriyor aslında. Çevresinden izole, ikonik yapıların yığıntısından bir kent üremiyor. Kentin tutkalı olan kamusal alan çözülüyor, içi boşalıyor. Bu hikaye tabii ki kapitalizmin elinin uzandığı her yer için geçerli. Türkiye’nin daha erken modernleşmiş coğrafyalarla karşılaştırıldığında hayıflanmasını gerektirecek temel sorun ikonik binaların dışında üretilen, anonim dokuyu oluşturan binaların her anlamdaki kalitesizliği.

6- Ülkemizde mimarlığın daha iyi bir seviyeye gelmesi için zengin ve tarihi kültürel arka planımızı daha iyi nasıl değerlendirebiliriz? Bize özgü bir mimari anlayış yaratmakta bu husus ne derece önemli?

Ben aslında bize özgü diyebileceğimiz “değişmez bir özün” yorumu, dışa vurumu veya ifadesi olabilecek bir mimarlık olabileceğine de, olması gerektiğine de inanmıyorum. Bu tür arayışların siyasi çağrışımlarının tehlikesi bir yana kültürün her alanında içi-boş kalıpların biteviye tekrarına dönüşmesinin toplumun hayal gücünü körelttiğine, giderek bir tür toplu bönleşmeye neden olduğunu düşünüyorum. Oysa yaratıcı bir toplum ve kültürden bahsedeceksek güncel çelişkilerin, umutların, isyanların kültürel alanlarda ifade bulmaları, yaratıcı yorumlarla gündeme gelmeleri şarttır. Kitsch’e teslimiyet bütün bu yaratıcı ifade ve yorum olanaklarına ket vurmakta, kültürel alanların çoraklaşmasına neden olmaktadır.
Diğer taraftan sadece “bizim” tarih ve kültürümüzü bilmek değil ama genel anlamda bir dünya perspektifine sahip olmak, yaşadığımız anı tarihi ve kültürel bir derinlik içinden okuyabilmek hem bir dünya vatandaşı olarak yaşantımızı zenginleştirir, hem de mimar olarak pratiğimizi derinleştirir.

7- İstanbul’daki kentsel dönüşüm çalışmaları hakkında görüşleriniz neler?

D. Harvey, kentsel dönüşümün veya genel anlamda kentleşmenin, aslında Haussmann’dan beri kapitalizmin yapısal bir bileşeni olduğunu “Urban Process Under Capitalism” makalesinde hikaye eder. Dolayısıyla, İstanbul’da afet riskleri bahanesiyle gündeme getirilen mesele de bunun neoliberal dünyadaki dinamiklerle şekillenmiş bir tezahürü aslında. Temel motivasyon, kent yoksullarını şehrin çeperlerine atarak onlardan boşalacak yeri uluslararası gayrimenkul sermayesine cazip bir yatırım alanı haline getirmek. Dolayısıyla bütün global kentlerde olduğu gibi sosyal ve mekânsal kutuplaşma gündeme gelmekte. Bu homojen gönüllü/zorla kamplara bölünme bizi kentin olması gereken heterojen yapısıyla sunabileceklerinden mahrum etmekle kalmıyor, mülksüzleştirme yoluyla barınma ve kent hakkını hiçe saydığı için sosyal barışı da tehdit ediyor. Kent merkezi de bir “turist gözüyle” bakılarak düzenlenmeye çalışıldığı için sahiciliğini yitiriyor ve bütün kentler birbirine benzemeye başlıyor. Dolayısıyla, elde edilen sonuç baştaki hedefin altını oymuş oluyor: İstanbul’a gelmek veya burada olmak bir fark yaratmıyor, oysa kapitalizm ancak fark yaratarak genişler...

8- Gelecekte mimari üzerindeki en önemli etkenin ne olacağını düşünüyorsunuz?

Bu sene, 23 Ekim’de açılacak olan Antalya Mimarlık Bienali’nin konusu “Geleceği Düşünmek” ve küratörü benim. Mimarinin geleceği, her açıdan incelenmesi gereken oldukça geniş bir konu olduğu için detaylandırarak tartışılmalı. Dolayısıyla bu konu hakkında gelecekte daha geniş çaplı bir röportaj gerçekleştirmek isterim.

9- Son dönem projeleriniz veya gelecekte hayata geçirmek istediğiniz projeler neler?

Şu an bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’deki üniversiteler de kriz içinde. Üniversitenin şirketleşmesiyle içi boşalıyor ve akademisyenliğin her türlü nitelik kaygısından uzak bir tür Taylorist süreçlere tabi kılınmak istendiğini görüyoruz. Bir de buna ek olarak Türkiye’de akademik özgürlüğün ne üniversite yönetimlerince ne de genel siyasi ortam açısından tam sindirilemediği düşünülürse üniversite krizinin çok daha kapsamlı olduğu anlaşılacaktır. Gelecekle ilgili en büyük hayalim bu krizi ve bizi götüreceği yeri gören bir grupla gerçek anlamda özgürlükçü ve yaratıcı bir üniversite ortamını kurmak.

10- Son olarak, genç mimarlara neler tavsiye edersiniz?

Genç mimarlara yaratıcılığın, mesleki ve zihinsel disiplin olmadan insanı narsistik bir fantezi dünyasına hapsedeceğini; disiplinin de yaratıcılıktan mahrum kalınca bir tür reçeteler ve rutinler manzumesine indirgeneceğini hatırlatmak isterim. ■