Mimarlık Hormonu

KP54
KP

Yaratıcılık


Şüphesiz ki her tasarım konusu içinde bir potansiyel barındırır, tasarımcıda heyecan uyandırır. İşlevi, programı, bulunduğu yerin topoğrafik, çevresel ve tarihsel özellikleri gibi. Bunların her biri tasarımcıyı harekete geçiren unsurlardır. Bazen konu caziptir. Bir tiyatro binası, bir spor kompleksi veya bir stadyum yapısı tasarlayacak olmanız heyecanlandırır sizi. İlk defa yaptığınız yapılar olabilir örneğin. Bazen bir proje çok özel bir yer için tasarlanacaktır; yurt dışında bir yerde ya da herkesin beğendiği, mimarlık yapmak istediği bir yerde. Heyecan duygusu mimarın içindeki yaratıcılığı tetikleyen faydalı bir duygudur. Aslında mimar olmaya karar vermek, o heyecanı içinizde hep canlı tutmak demektir.

Meslekte geçen onca yıla rağmen halen her projeye heyecanla ve iştahla yaklaşırım. Derken esin perileri uçuşmaya başlar. Şaka bir yana biriktirdikleriniz, gözlemleriniz kağıda dökülür. Okuduğunuz kitaplar, konuyla ilgili yaptığınız araştırmalar, gezdiğiniz bir sergiden aklınızda kalanlar, bir resim, heykel, bienaldeki bir enstalasyon, bir seyahatten hafızada kalanlar, hepsi birer kaynak olur. İnsanı farkında olmadan besliyor bunlar. Doğal olarak dünyada mimarlık yapma biçimi, globalleşmeyle kişisel farklılıklar olsa bile aşağı yukarı aynı metotta ilerliyor. Örneğin bir endüstri binasına yaklaşımınızın ne olacağıyla ilgili bazı kriterler vardır. Demek istediğim tasarımın öğrenilen metodolojileri. İsviçre’deki bir sanayi bölgesinde bulunan bir yapının yeniden dönüşümüyle ilgili tasarım kriterleri ne ise ülkemizdeki bir endüstri yapısının ya da bölgesinin dönüşümü ile ilgili kriterler benzerdir.

Böyle bir konuyu ele alırken benzer örnekleri araştırmak ufuk açıcı, yol göstericidir. Yöntem asla bu örnekleri birebir almak değil, felsefesini kavramak, nasıl yapıldığını, neyin korunup, neyin ön plana çıkarıldığını anlamaktır. Kentsel bağlamda düşündüğünüz zaman bir liman dönüşümünde örneğin, dünyada en az 20 tane örnek sayabiliriz: Hamburg, Oslo, New York… Tasarım kriterlerinin özü aynı olmakla birlikte hepsi özel, hepsi kendine hastır. Tasarımcı konunun evrenselliğiyle, yerin biricikliğini kendi tasarım dili ve deneyimiyle yorumlayandır.

Özetle, yaratıcılık denilen şey kuşkusuz içseldir ama içinde öğrenilen, araştırma, gözlem, bilgi ve deneyimle geliştirilen de bir yön vardır. Beynimizin gizli köşelerinde saklanan yaratıcılık tutku ile alevlenerek görünür olur.

Estetik

Estetiğin tanımını yapmak, ne estetiktir ne değildir söylemek mümkün değilmiş gibi geliyor insana ama felsefeciler ve dil bilimciler böyle düşünmüyor. Onlara göre bir şeyi estetik kılan bazı özellikler var. Yani mekân estetiği, kent estetiği, üstüne konuşabileceğimiz konular. Öyle mekânlar vardır ki yaşa, kültüre bağlı olmaksızın herkesi etkiler. Bazısını derin, bazısını daha yüzeysel. “İnsanın içine kazılı birtakım kodlar vardır.” diyordu, Alman mimar Axel Schultes okuduğum bir kitabında. “Yerin derinlikleri ve gökyüzünün sonsuzluğu, bilinmezliği insan ruhunda ve zihninde birtakım karşılıklar bulur.” Yapının gökyüzü ve zeminle kurduğu ilişki, gün ışığının iç mekândaki süzülüşü ve zeminin negatif kodlarda oluşturduğu gerilim mekân estetiği için önemli unsurlardır. Bunlar insan zihnindeki kimi kodlara karşılık gelerek estetik duygunun oluşumuna katkı sağlar. Örneğin pek çoğumuz Frank Gehry’nin veya Botta’nın sanat eseri diyebileceğimiz yapılarına girdiğimiz zaman, yapının bizi alıp bir yerlere götürdüğü duygusunu yaşamışızdır. Gökyüzünden gelen dramatik ışığın iç mekânda oluşturduğu ışık - gölge oyunlarının mekân derinliğine etkisini görmüşüzdür. Tabii bununla sınırlı olmayan ve çok katmanlı pek çok unsurun zenginleştirdiği tasarımlar bunlar, sadece tek bir boyut yok.

Tasarımda Serbestlik

Biz mimarlar yaptığımız tasarımlarda bazı kısıtlar ile karşılaşırız. Bu bazen program, bazen topoğrafya, bazen imar koşullarıdır ve biz problem çözeriz. Bu durum hem bizi sınırlayan hem de özgün düşünmeye zorlayarak yaratıcılığımızı tetikleyen bir durumdur; hem kötüdür, hem iyidir, hem problemdir, hem potansiyel. Örneğin imar kısıtları ve metrekare kaybı endişesi nedeniyle cephede yapamadığınız dolulukboşluk gibi hareketler, vermeye çalıştığınız derinlik etkisini olanaksız kılıyor. Bu durumda seçeceğiniz yüzey malzemesi önem kazanıyor ve belki bu malzemeyi üretici firma ile birlikte tasarlıyorsunuz. Tabii maliyeti abartmamak koşuluyla.

Serbest olmanın pek çok avantajı var elbette ama üst ölçekteki dizayn prensiplerine de uymak gerek. Çelişki gibi duruyor ama bence çelişki değil. Örneğin kentsel ölçekte bir tasarım yapılıyorsa, söz konusu çalışmanın üst ölçekte bir master plana bağlı kalarak yapılması gerekir.
90’lı yılların başında Almanlar, Berlin Duvarı’nın yıkılmasının ardından, Doğu Berlin’le Batı Berlin’in nasıl birleşeceği üzerine 10 yıl kafa yordular. Önce master plan yapılıp sonra buna uygun olarak konsept ve uygulama projeleri yapıldı. Yarışmalarla yapıldı, geniş bir katılımla, yönetim, özel sektör, sivil toplum, mesleki disiplinler bir arada çalışarak yapıldı. Kamunun gözünün önünde, onlarla paylaşılarak, uzlaşılarak yapıldı. Şu anda projenin 20-25 yıllık periyodu yeni yeni tamamlanıyor ve süreç halen devam ediyor. Ama inanın orayı bilmeyen biri gidip baksa şehir sanki eskiden de böyleymiş zanneder.
Avrupa’nın en önemli kentsel dönüşüm projelerinden birisidir Potsdamer Platz. Geçmişe ait kent izini, kentsel belleği, geçmişle olan bağı koruyarak bu dönüşümü yapmak çok önemlidir. Bu dönüşümde meydanı, sokağı, kimi yapıları, duvarın bir parçasını koruyarak, kentin eski izini vurgulayan modern binalar yaptılar.

Hafızadaki izleri canlı tutarken zamanın dilini kullanarak bugünün anlayışını, teknolojisini yansıtan bir mimari ortaya koydular. Alacağımız dersler var bu projeden. Zira bugün ülkemizde hemen her şehirde kentsel dönüşüm adında bir takım inşa faaliyetleri yapılıyor ve bana göre büyük bir fırsat heba oluyor. Üst ölçekte kentlerimizin bu kadar kaotik olması planlamayla ilgili bir sorun. Daha doğrusu, doğru ve gerçekleştirilebilir bir master plandan yoksun olması ile ilgili bir durum. Oysa 21. yüzyılda artık bunları konuşmuyor olmalıydık. Üzüntüm 1930-45’li yıllardan sonra mimarlık alanında özellikle kentsel ölçekte referans olacak çok az sayıda iyi örnek var. Bu gerçekten kötü bir miras bizim için.

İstanbul

“İstanbul’un en güzel yeri neresi?” diye sorsak insanlara... İşiteceğimiz yerler Boğaz köyleri, Beşiktaş meydanı, Fener, Balat, Samatya, Tarihi Yarımada vesairedir. Kısaca kentin geçmişinin izlerini taşıyan yerler. Dikkat ederseniz belleklerde yeni yerlerden hiçbiri yok. Buradan çok büyük dersler çıkarmamız lazım. Geçmiş dediğimiz sadece Cumhuriyet dönemi değil, Osmanlı, ondan öncesi Bizans ve hatta Bizans’ı anlamak için Roma. Bir şeyin değerini bilmeniz için onun tarihsel değerini anlamanız, onunla bir gönül bağınızın olması gerekir. Anılarınızı yaşatan kentin izlerin korumak daha bir önem kazanır o zaman. Onu korumak, yaşadığınızı anlamak olur. Maalesef bugün insanlar ve yaşadıkları kentler arasındaki bağ koptu. Göçle kente gelenler ne buralı olabildiler ne de burayı korumanın önemini kavrayabildiler. Siyasilerin popülist söylem ve davranışlarıyla bir projenin kente ve kentliye neler kazandıracağı sadece ekonomik getirileri ile değerlendirilen bir şey oldu. Onun dışında yitirilenler ne kadar yaşamsal olurlarsa olsunlar önemsenmediler. Hızla üretiyoruz, hızla dönüştürüyoruz. Oysa unutuyoruz: Kalitesi olmayan yerin değeri artmaz. Çünkü toprağı tüketiyoruz, suyu, havayı, yeşili, sağlığımızı kaybediyoruz.

Caddelere karakter kazandıran, kaç tane ağaçlı caddemiz var? Bağdat Caddesi. Tek güzel özelliği ağaçları, yoksa binalarda hiçbir şey yok, bir de düz olması. Buna alternatif olan İstiklal Caddesi. Blok düzende caddeyi hizalayan tarihi yapılar… Orada da ağaç yok. Başka? Yüzyıllık ağaçların gölgesinde yeşil bir tünelden geçermişçesine Dolmabahçe Caddesi var. Aklınıza başka neresi geliyor? Avrupa’da ise zamanında planlamışlar. Yapıların, caddelerin karakteri kentin karakterini yansıtıyor. Eski ve yeni birbiriyle belli bir saygı içinde yaşıyor. Paris’e gittiğiniz zaman hemen her sokağa taşmış masalarda insanlar bir şeyler yiyip içiyor birbirleriyle sohbet ediyor. Bizde yok öyle bir şey. AVM’lerde masa arıyor herkes. Yapay bir kent mekânı yaratılmış, herkes orada. İnsanlar yüzyıllık parklarda yaşıyor, bir ağacın gölgesinde oturuyor. Biz elimizdekini korumaya çalışıyoruz. İstanbul bu mekânların hepsini üretebilecek potansiyele sahip.

Kentsel Dönüşümün Sosyal Yönü

Berlin örneğine geri dönecek olursak duvarı kaldırdıktan sonra, orada bir doku oluşturmanın dışında başka bir amacı daha vardı projenin aslında. Yıllarca birbirinden ayrı ve farklı yaşamış olan Doğu ve Batı Berlin’in insanlarını da birleştirmek, kaynaştırmak. İki kenti on yıl sonra sosyal yönden de birbiriyle eşit seviyeye getirmek.

Ben yaşadığımız kentlerin bugünkü planlama mantığıyla ve devam eden göçle gelecekte ciddi bir sosyal kaos yaşayacağını düşünüyorum. Zenginlerin sitelerde sürdürdükleri bir tür getto yaşantısı ile çevredeki gecekondu sakinlerinin etkileşiminin ya da iletişimsizliğinin gerilimi enteresan olabilir. Maslak’ın hemen altı Küçük Armutlu, bir gecekondu bölgesi. Arada bir fark yok. Yapı değeri olarak baktığınızda fark var, yer değeri ise eşit. Küçük Armutlu’da da ev ya da arsa alacağınız zaman ucuza alamazsınız. Çünkü oranın değeri bulunduğu konumla ilgili. Bizim buradaki rolümüz bu entegrasyonu çok iyi sağlamak. Burada sosyal problemler oluyor ama kimsenin bununla ilgilendiği falan yok.

Biz kaderci bir toplumuz. Aslında bunların hepsi bilimsel konular. Sosyal problemler bu kentlerin genel kurgusunda ve planlamasında önemli unsurlar. Gayet tabii bir yapıyı değiştirdiğiniz, dönüştürdüğünüz zaman değer kazanıyor, eğer iyi yapılırsa. Suyun, tuvaletin dışarda olduğu bir mekânla doğru altyapısı olan, ısıtılabilen, fiziki ve iç konfor koşullarının doğru olduğu bir mekân aynı olabilir mi? İşte burada önemli olan sosyal yapının da fiziki yapıyla beraber iyileştirilmesi yoksa orada yaşayanların yerlerinden sürülmesi değil. Tabii devlet desteği ile. Ama devlet bunu müteahhidin insafına bırakıyor. Bu anlayışla maalesef yol alınmıyor. Dikkat ederseniz bu konularda kar amacı var. Kentin ve kamunun yararı düşünülmüyor; bu tamamen yanlış bir politika.

Kent Kültürü

Kentler sürekli değişir, dönüşürler. Bu durum dünyanın bütün metropolleri için geçerlidir ancak yine bir planlama ile olması gerekir. Avrupa’da bir ülkeye seyahat ettiğinizde inşaatlardan rahatsız oluyor musunuz? Ben, fark etmiyorum bile. Gökdelen inşa ediliyor, yapılıyor mu yapılmıyor mu fark edilmiyor. Neden? Çünkü kamyon yok. Gece on ikiden sonra geliyorlar.

Planlamanın şantiyeden başlaması gerekiyor. Dönüşümde bir plan gerekiyor. Sadece tasarım açısından değil şantiye programı da gerekiyor. Kamyonlar hangi saatte yola çıkacak, çalışma saatleri ne olacak, vs. Bu bir kültür meselesi.

Çöp ne zaman toplanır, kentin temizliği ne zaman yapılır? Bunlar şehir yasalarıyla belirlenmiş durumda. Biz bazı şeyleri kentli olarak bilmiyoruz. Avrupa’ya gittiğiniz zaman lütfen dikkat edin. Sabah saat 6’da şehri yıkıyorlar, temizliyorlar. Kent, o güne hazırlanıyor. Bizim böyle bir kültürümüz yok daha doğrusu böyle bir kafa yapımız yok. Kentli olamamakla ilgili ciddi sorunlarımız var.

Yapılması gereken çok basit aslında. Yeniden birtakım şeyleri keşfetmeye gerek yok. Özellikle son yıllarda birkaç seyahatim oldu Helsinki’ye. Bir planlama grubu kentle ilgili yapılması düşünülen çalışmaları içeren broşürleri her haneye ulaştırarak halkı bilgilendirip, görüş alıyor.

2050 yılına kadar master planları hazır. “Küresel ısınma var, o halde kıyılar için tedbir alınması gerekiyor.” diyorlar ve proje üretiyorlar. Nüfusun ne kadar olacağını, artarsa kentin ve kentlinin tüm ihtiyaçlarının nasıl karşılanacağını hesaplıyorlar. Birtakım parametrelerle kenti tasarlıyorlar.

Peki ya biz? Bugün İstanbul’un nüfusu yirmi milyon. Yarın belki elli milyon olacak, Kanal İstanbul ile. Ülke genelinde nüfusun %90’ı kente kaymış. Köy neredeyse yok. Üretici yok. Tüketen toplum olarak her geçen gün gıda ve enerji ihtiyacımız artıyor. Tarım, hayvancılık, üretim tesisleri yerine şantiye üretiyoruz. Bunlar hep izlenen politikayla alakalı şeyler. Tarımla ilgili bir politika yoksa köylü ürettiği ile geçinemiyor. Biz domatesin kilosunu 10 TL’den yerken o kilo başına 1 TL’ye bütün yıl çalışıyor ve köyündeki arsasını satıp şehre geliyor. Şehir büyüyor haliyle. Şehre gelenler ne iş yapacak? Böyle başlıyor sorunlar esasında ve bu sorun 60’lı yıllardan itibaren çığ gibi büyüyor. Geçim, güvenlik, komşuda savaş… Unutmayalım ki bu hepimizin sorunu. Şapkayı önümüze koyup yeniden düşünmemiz lazım.

Mimarların Rolü

Mimarların ellerinden geleni yapmaya çalışması bir kenti iyi hale getirmiyor. Kaldı ki verilen imar hakları, müteahhitlerin bu hakları sonuna kadar kullanmak istemesi mimarın elini kolunu bağlıyor. O yapmasa başkası yapıyor. Çünkü ne meslek etiği gerçek manada sağlanmış durumda ne kamuoyu bu konuda bilinçli ne de sivil toplumun bir gücü var. Son zamanlarda İstanbul’da yapılmış büyük projeler için, bunların mimarlarının bir mimari tercihi olmaktan çok, o koşullarda, o brief’ler ve bütçeyle yapmaya çalıştıkları kendilerince en iyi olduğunu söyleyebilirim. Oysa onlara deselerdi ki “Sen istediğin gibi yap.” Asla aynısını yapmazdı, bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Programı değiştirdiğiniz zaman, yoğunluğu değiştirdiğiniz zaman, yedi, sekiz, katlı yapmak zorunda kalmaz beş katlı yapardı. Toprağın tamamını betonlaştırmaz, toprağı toprak olarak kullanırlardı.

Yatırımcı

Yatırımcı para kazanmak ister, bu kadar. Siz doğru planlanmış, iyi binalar yaparsanız, kentler sürdürülebilir bir anlayışla gelişirse daha çok para kazanırlar. Ama yatırımcılar ona bakmıyor. Neresi, kaç metrekare satılabilir alan, kaç para? Ne kadar para yatırdığına ve ne kadar kazanacağına bakıyor. İnsanlar 0 kazanmayınca bu onlara yetmiyor. Normalde gelişmiş bir ülkeye baktığın zaman %30 kazanç iyidir. Her işte 0, 0, % 200 kazanca oynarsanız iş o zaman başka bir hale gelir. İfratla tefrit diye bir şey vardır biliyorsunuz. Herkes kazandığını, hakkını alacak ama çok afaki rakamlar olmamalı. Her yatırımcı para kazanmak ister, yatırdığı paranın geri dönmesini ister. Ama onların istemesi önemli değil.

Koşullar doğru belirlense belki o kadar isteyemeyecek. Her parselde plan, emsal değişiyor. “Yetmiyor.” deniyor. Herkesin derdi birileri para getirsin, paylaşalım. Bu, şunu getiriyor: Yoğunluklar artıyor. Bu toprağın bir büyüklüğü var. Siz doğru planlamadığınız sürece ulaşım ve altyapı ancak belirli bir nüfusa yeter. İki katı nüfus getirirseniz ve altyapınız yoksa sıkıntı olur. Kent bunu kaldırmaz. Gaziosmanpaşa Belediyesi’nin Foster’a yaptırdığı bir master plan vardı. “Şu kadar nüfusa, şu kadar donatı, şu kadar yeşil alan, yoğunluk bu.” deniyordu o planda. Şimdi bu plan devre dışı kaldı ve herkes bunun iki katını yapıyor.

O zaman haliyle iki kat fazla sosyal alan, iki kat fazla altyapı gerekiyor. Ama var mı? Yok. Ortada bir plan var. Bu nüfusa, bu koşullarda beş emsal de yapabilirsiniz ama koşullarını değiştirmeniz lazım. Donatısını, altyapısını, ulaşımını, servis alanlarını ona göre yapmanız lazım. Planlama demek bu demek zaten.

Sosyal yönden ne oluyor hiç kimse bilmiyor. Yabancılaşma, intihar oranları, suç oranlarını da arttırıyor. Bunları kimse umursamıyor; varsa yoksa bina yaptım, bina sattım. Sosyal yönden konuyu incelediğiniz zaman ilerde çok farklı, beklenmedik sosyolojik sorunlarla karşılaşma riskimiz var.

Malzeme

Belirli standartlarda proje üreten mimarların %90’ı brüt beton tercih ediyor. Ahşabı ahşap gibi, taşı taş gibi kullanıyor. Alüminyum kullanıyor. Yani doğal malzemeler kullanıyor. Mermeri paterne ediyor, dolayısıyla doğal malzemelerden yola çıkarak bazı şeyler yapıyor. Seramiği tasarlayarak yapıyor veya döküyor. Sanat merkezi yapacaksa seramikten bir cephe yapabiliyor veya bütün yüzeyi seramikten küçük küçük seramiklerle tasarımın bir parçası haline getirebiliyor ve bu malzemelerle her türlü eseri yaratabiliyor, ama peyzaj ama mimari. Cam da doğal bir malzeme. Bir de “mış gibi” olan malzemeler var: Ahşap görünümlü seramik, plastik görünümlü alüminyum... Bunlar kullanıldığı zaman detayları ucuzlatıyor. Ayrıca bir kısmı bir süre sonra zaten bozuluyor ama bozulmayan da var. Yapının yaşlanması gerekiyor aslında. Yapının yaşlanması iyi bir şey. Eski binalara baktığınız zaman o üzerindeki patinayla, o ağırlığıyla durur. Bizde böyle bir durum yok, binalar jilet gibi duruyor. Pres kaplı lamine ahşaplar var örneğin, mobilya gibi duruyor binanın cephesinde. Eskimiyor, sadece kirleniyor. Yapay bir malzeme olduğu belli oluyor. O yüzden yapılar yaşanmışlık duygusunu vermiyor. New York’ta örneğin cephesinde mermer kullanılan binalar var. Binanın yaşlandığını anlıyorsunuz. İçine girdiğinizde sanki sanat merkezi gibi. Londra’da aynı yaşanmışlığı kaldırımda da, binaların içinde de hissediyorsunuz. Hiçbir şey dümdüz, jilet gibi değil. O kaldırımın hangi yüzyıldan kaldığını hissedebiliyorsunuz ki bu iyi bir şey.

Lizbon’da kentin bütün sokakları ufak ufak paket taşlarından döşenmiş. Kimse “Asfalt yapalım.” demiyor. Bizde bütün Arnavut kaldırımlarının üzeri şu an hep asfalt. Malzeme doğal kullanılmalı, yaşlanmalı ve gerçekten buna dikkat edilmeli. Doğal malzeme kullandığınız zaman o zaten sürdürülebilir bir malzeme oluyor. Kimse plastiğe karşı değil ama ne kadar az kullanırsa o kadar iyi. Evet bazı alanlar var ki gerekli olabilir ama bütün malzemeleri plastikten yapacağız demek değil bu.
Müteahhitler malzemelere karar verme yetimizi elimizden alıyor, ama parasal ama başka nedenlerden dolayı. Bir pencerede bile PVC ile alüminyum arasında maliyet yönünden %30-50 arasında fark var. Demir doğrama alüminyum arasında da bir %30 daha var. Artık kimse demiri tercih etmiyor ama o zaman da tasarım ucuzluyor. Yeni yapılan camilerin hepsinde alüminyum kullanıyor, çünkü demir pahalı. Eskiden öyle değildi ama. Bu yapının karakteriyle ilgili bir durum. Detayı doğru yapmalıyız.

İyi Bina vs. Kötü Bina

Bir bina iyi çıktığı zaman siz de mutlu oluyorsunuz, hep gitmek, görmek istiyorsunuz. Kötü olduğunda ise gözünüzü kapatıyorsunuz. Rengini yanlış seçmişler, yanlış yapılmış diye mutsuz oluyorsunuz. Bazen “Bana ne!” diyorsunuz. Bu en kötü şey, bunu yapmamak lazım. Gönül istiyor ki bu kadar yapı yapılıyor hepsi üst düzey olsun.

Şantiyesindeki kalfasından, sıva ustasından doğramacısına kadar bir ahenk içinde çalışılması lazım. Sektörün bu kadar büyüdüğü bir yerde yetişmiş eleman yok. Ne şantiye, ne organizasyon. Nitelikli olanlar çok az. Karamsar olmamak lazım ama çok sayıda ve kontrolsüz bir inşa faaliyeti sürüyor çevremizde. Sonsuz bir şantiyede yaşıyor gibiyiz. Kuş seslerini, vapur düdüğünü özledik İstanbul’un■