Mehmet Auf İle Röportaj: Çalışmak ve Dinlenmek

KP

Sayın Mehmet Auf, pek çok kişi sizi televizyondan, hazırladığınız programlardan, senaryosunu yazdığınız ve oynadığınız dizilerden tanıyor. Kariyeriniz, başladığınız nokta ile şimdi arasında farklılaşan bir yol haritası içeriyor. Bu yol haritası nasıl şekillendi ve önemli kilometre taşları neler oldu?
 
Büyük bir zevkle anlatayım. Gerçekten de soruyu siz sorunca daha netleşiyor resim. Aslına bakarsanız resmi olarak ilk işim Orta Doğu Teknik Üniversitesinde yarı zamanlı öğretim görevliliğiydi. Ama ondan sonra devlette bile çalıştım. Kilometre taşlarının birincisi bu. Benim kuşağım birazcık farklı bir kuşak. Öyle düşünüyorum ki, biz tercihlerimizi, özellikle meslek, okul, üniversite tercihlerimizi bilerek, isteyerek, farkında olarak yapmış bir kuşak değiliz. Ankara Atatürk Anadolu Lisesi mezunuyum ki bizim dönemimizde gerçekten çok başarılı öğrenciler vardı ve bu öğrencilerin neredeyse tamamı istedikleri bölüme girdiler. Bu okulumuzun özelliğiydi. Sadece seçerdik aslında. Üniversite sınavı adeta bir formaliteydi. Fakat şöyle enteresan bir baskı da vardı. Neredeyse okul ikiye bölünmüştü. Bir grup tıp yazardı, bir grup da mühendislik. Ama mühendisliği yazarken ne yapacağını çok bilerek yazdığını düşünmüyorum kimsenin. O seneki genel eğilim neyse ona uygun mühendislikler yazılırdı.
 
Ben aslına bakarsanız sosyal bilimlerle o dönemde de ilgili bir insandım ve o dönemde de ODTÜ İşletme bölümü çok ciddi değer kazanıyordu. İleride çok önemli bir bölüm olacağı belliydi. Konuşulmaya başlanmıştı. Bir gün beni de çok seven matematik öğretmenimizle sohbet ederken “Hocam ben ODTÜ İşletme bölümünü yazmayı düşünüyorum.” dedim. Bu arada da matematik sınıfındaydım zaten. Dedi ki “Delirdin galiba!”, dedi hiç unutmuyorum.”Bu okuldan mezun olanlar ya tıp okurlar ya da mühendislik. Okula ayıp edemezsin.” Ben neye uğradığımı şaşırdım. “Ne olayım peki hocam?” dedim. Bir tarafta biyoloji bölümü var. Onlar tıbba gidiyor. Ben matematik bölümü öğrencisiydim. “Tabi ki mühendis olacaksın. Ayrıca matematiğin de iyi senin.” dedi O kadar gardım düşük yakalanmışım ki “Ne mühendisi olayım hocam?” dedim. “Valla o kadarını da sana bırakıyorum.” dedi.
 
Bu çok güzel hikayedir. Her yerde de anlatıyorum, ne kadar bilinçsizmişiz. Mühendis olayım dedim bunun üzerine. Ailem de sürekli tıbbı istiyor. Yine de girebilirsen tıbba gir diyorlar. Neyse, hangi mühendisliği seçecegime dair hiçbir fikrim yok. Hiç unutmuyorum; o dönem üç tane mühendislik çok popüler: elektirik, makine ve inşaat. Endüstri mühendisliği de, bilgisayar mühendisliği de yeni yeni ortaya çıkıyor ve çok da bilinmiyor. Çok eskiye gideceğim,1983’e. (Şimdi eğitim verdiğimde bazı arkadaşlar geliyor, 90’ lıyım falan deyince ben tamam diyorum. Eski miyiz değil miyiz ben de karıştırdım. Deneyimli ve olgun olduğumuzu rahatlıkla dile getirebilirim.) O dönem gene ne seçeceğimi bilmiyorum. Bir aile dostumuza, bir pazar gezmesine gittik. O pazar gezmesinde ailenin oğlu Serdar abiyle aramızda geçen diyalog şöyle:
- Sen ODTÜ makinede okuyordun, değil mi?
- Evet.
- İyi midir?
- İyidir.
- Yazayım mı?
- Yaz.
- Tamam.
Emin olun, konuşma böyle. Türk filmi gibi. Benim makine mühendisliği seçimim bu kadardır. Ne yapacağıma dair hiç bir fikrim olmadan, gerçek anlamda bir araştırma yapmadan. Ne dersi alacağımı bilmiyordum ama bildiğim çok net bir şey vardı: ODTÜ. Açık söylemek gerekirse, öylesine bir üniversite ki, bugün aslında o bahsettiğiniz “Kariyerinizdeki değişiklikler oldu.” cümlesinin arkasında ODTÜ’de yaşadığım günler var. O günler olmasaydı o kadar rahat kariyerimi değiştirecek gücüm de, cesaretim de olmazdı diyebilirim rahatlıkla. ODTÜ makineye girdim, dediler ki “Delirmiş olmalısın.” Çünkü en zor bölümlerinden biri. İkinci sene kendi kendine konuşan arkadaşlar bulursun. Üçüncü senede dördüncü katta balık tutmak için olta atanlar bulursun. Saçını dökersin. Bu kısmı kesinlikle doğru çıktı. Bütün bunlara rağmen çok ilginç ve kritik bir dönemi şekillendirdi benim için. Bu arada hep şunu söylüyorlar; okul beş yıl, okul altı yıl. Bir gün ben dayanamadım bir arkadaş grubu içerisinde; “Ben mi yanlış biliyorum arkadaşlar, dört yıl değil mi bizim üniversite?” dedim. Güldüler bana. “Makinede okuyorsun. Ne dördü? Beşte bitirirsen müthişsin, altıda bitirirsen o da çok iyi.” Biri “Benim sekizinci yılım” dedi. Ben o zaman şuna karar verdim dedim ki, mühendis olmak güzel ama bunu dört yılda bitirmek gerçek bir mücadele. Hadi ben bu mücadeleye soyunayım. Çok cesaretli bir adımdı. Yaklaşık iki yüz kişi girdi. Otuz kişi dört yılda bitirebildi. O otuz kişi arasına girdim.
 
Müthiş bir öğrenci değildim ama çok enteresan biçimde çok disiplinli bir öğrenciydim. Bugün eğitimlerimde de anlattığım bir şey var. Benim için yararlı bir sistem en azından. Her gün ders çalışırdım. Ama hiç uzun değil, kırk beş dakika, bir saat ama her gün, istisnasız. Mesela, salı günü bir ödev verildiyse, önümüzdeki salı ödevin iadesi var ise, benim o ödevi bitirmem maksimum cumayı bulurdu. Bugün hangi projeyi yapıyorsam aynı mantıkla gidiyorum. Düzenli çalışıyorum, hiç sabahlamadım mesela. Bütün bunlar da kariyer değişimlerimde bana cesaret veren noktalar oldu. Hiç unutmuyorum ne kadar etkilendiğimi anlatmak adına paylaşmak isterim. Biz dördüncü sınıftaydık. Makine tasarımı diye bir dersimiz vardı. Makine tasarımında sıfırdan bir makineyi tasarlıyorduk. Hiçbir şey yok ortada. Ödev geliyor mesela; bana endüstriyel bulaşık makinesi gelmişti. Ve ben o endüstriyel bulaşık makinesini en ince ayrıntısına, contasına, vidasına kadar tasarlamak zorundayım. Bugün hangi projeyle karşılaşsam “Mehmet dördüncü sınıfta sen bulaşık makinesi tasarlamış adamsın!” diye kendimi motive ediyorum. Sıfırdan bir şeyi tasarlamak çok etkileyici geliyor bana.
 
Bugün mesela, senaryo yazmaya başladım. Aynı motivasyon vardı; öğrenebilirsin, yapabilirsin, ilerleyebilirsin. Oyunculuk geldi. Zaten iyi bir gözlem yapabiliyorsun, heveslisin, cesaretlisin, onu da yapmıştın, devam et dedim kendime. Kitap yazmak da aynı şey. ODTÜ İşletme Bölümü’ne, yani sosyal bölümlere sonunda geçtim okulu bitirir bitirmez. Çok severek okudum. Master’da o kadar severek okudum ki, hocalarımız bonus sorular sorardı. Yüz üzerinden değil de yüz yirmi beş üzerinden. Yüz yirmi beşi bile alırdım. O kadar hevesliydim.
 

Başarının sevgiyle çok alakası olduğunu gördüm. Verdiğim kararlardan biri de oydu kariyerim boyunca. Dedim ki paraymış, mevkiymiş v.s bunların hepsi hikâye. Sevdiğin işi yapmak da hayatta bir insanın ulaşabileceği en büyük mutluluklardan biri. Daha sonar da bilimsel olarak araştığımızda bunun çok ciddi bir mutluluk hormonu kaynağı olduğunu öğrenerek içim rahatladı. 
Eğitim dünyasına girişim de komik bir hikâyedir. Birinci yılımı bitirdim ODTÜ’de. Amerika’da bir profesör aile dostumuz var, California Polytechnic State Üniversitesi’ndeler. “Burada bir burs var. İki yıldır kimseye veremiyorlar.” diye haber geldi. Konu Yapay Zeka. Yıl 1990, dolayısıyla kimse duymamış bu mevzuyu ya da sadece söz olarak konuşuluyor. O zaman Spielberg, Yapay Zeka filmini dahi çekmemişti. Film yayınlandığında ben bunun master’ını yaptım noktasındaydım. Ben biraz çılgın bir adamım. Birileri bana bir şey yapamazsın dediği an harekete geçiyorum. Böyle enteresan bir motivasyonum var. Kimse bu bursu alamadı ya da iki yıldır bu burs burada duruyor denmesi beni motive etti. Amerika’ya gittim. Ağırlıklı olarak bu suni zekânın ‘uzman sistemler’ diye bir alanında master yaptım. Sonra Türkiye’ye döndüm. Çok hevesliyim. Bu suni zekânın, yapay zekânın ne olduğunu anlatmak istiyorum herkese. İki, üç kişi var Türkiye’de konuyla ilgilenen. Çok ciddi söylüyorum. Çünkü üniversiteleri araştırdım, bulamıyorum. Şimdi, şu anki ODTÜ Rektörü sevgili hocam Ahmet Acar’ın kulaklarını çınlatacağım. Ahmet Acar, o dönemde, İşletme Bölümü Başkanı. Ben Amerika’dan yeni dönmüşüm. Bir gün kapısını çaldım. “Hocam, ben bunları anlatmak istiyorum. Ders verebilir miyim?’ dedim. “Bir içerik hazırla getir, bakalım.” dedi. Hemen bir içerik hazırladım, hocaya verdim. İki, üç gün geçti. Nasıl sabırsızım. ’Hocam, baktınız mı içeriğime, dedim ve hayatımı değiştiren cümlesini söyledi. O yüzden her gittiğim yerde kulaklarını çınlatıyorum, anıyorum. Benim için çok, çok değerli, çok kıymetli bir insandır. Dedi ki: “Bu içerikten hiçbir şey anlamadım.” Hakikaten Türkiye’de anlayacak fazla da adam yok. “Ama seni tanıyorum.” Bu müthiş bir cümleydi.” Coşkunu görüyorum, hevesini görüyorum, cesaretini görüyorum, sen bu işi yapabilirsin. Ben buna inanıyorum.” dedi. Ve ben ODTÜ’de ders vermeye başladım. Kariyerimin birinci anı budur. Ahmet hocanın cümlesi, kritik bir cümledir hayatımda. Sonra ODTÜ’de hocalığa başladım. Ahmet hocamın o lafı benim dünyamı değiştiren bir laftır. Hocalığa başladım ve çok mutlu oldum gerçekten.
Sonra devlette bir denemem oldu. Sonuç, ana başlık hep aynı. Birileri bana “O işe girme!” dediğinde girdim. “Yapılmaz” denilen işleri,”Hiç daha önce görmedik.” dedikleri projeleri yaptım. Hakikaten ilginç bir cesaretim olduğunu düşünüyorum.
Örneğin;‘eğitim filmleri’ diye bir konsept yokken eğitim dünyasına eğitim filmlerini getirdik. Sene 2000. Ufak tefek kurumlar aralarında eğitim amaçlı film çekme denemelerinde bulunmuş ama bir yere oturmamış. B-Learning o sektöre yenilik getirdi. Bu kurumlara gidip bakın bu eğitim filmleri, önümüzdeki gelecekte, sizin en önemli güçlerinizden biri olacak dedim. Eninde sonunda hepiniz bunu yapmak durumunda kalacaksınız. Gelin erken başlayın. Yani ilginç bir şekilde bu günün youtube’nu görmüşüm. Bunu bir ukalalık olarak değil; sadece görselliğin, beyinde bıraktığı izi bilerek söylüyordum. Teknoloji buraya gelecek çünkü beynin en ciddi algılayabildiği, aklında tutabildiği şey: görsellik. Saatlerce eğitim alabilirsiniz ama anlatılan bir ay sonra hatırlanırken sürekli seyredilen filmler, önümüzdeki yirmi yıl boyunca, otuz yıl boyunca işe yarayabilir.
 
Tesadüfen ‘Çocuklar Duymasın’dizisinin senaryosu ile alakam var. Biraz TV dünyasını ve seyircinin ilgisini çekmeyi öğrendim. Bu işe girdiğimde de ne alakası var diyenler oldu.
 
Bugün seksenin üzerinde firma, yüz yirmiye yakın film yaptı ki, çok ciddi bir rakamdı düşündüğünüzde. Ve yapmaya büyük bir hızla devam ediyoruz.
 
Eskiden eğitimde rol uygulamaları vardı, bilirsiniz. Bu rol uygulamaları birazcık körler sağırlar birbirini ağırlar modundadır. Çünkü ikisi de aynı gruptan, aynı bakış açısına sahip. Şimdi birine müşteri oynatıyorsunuz ya da yönetici,ama o aslında değil. O zaman kurum içi şöyle bir yenilik getirdim. Profesyonel eğitim oyuncusu yetiştirdim. Oynaması gereken rolü dışarıdan gelen biri oynadı. Çok daha gerçekçi oldu. Yetmedi bir yenilik daha yapmamamız lazım dedik. Müzik çok etkileyici bir şey. Müzik ile eğitimi birleştirdim. Şimdi benim skeçler oynayan,aynı zamanda müzik yapan ve bir kurum içi yaşananları anlatan bir orkestram var. Bir ara dedim ki; ben dünyada bir yerde gördüm bunu. Çünkü; ben bulmuş olamam. Çok araştırdım, benzerini bulamadım. Varsa da en azından, ikinci-üçüncüyüz diyebilirim ama şimdilik görmedim.
 
Vbook uygulaması, yani-video book- diye bir konsept çıkardık. Kitapta yazdıklarımı niye ben anlatmıyorum dedim. İsteyene yanında da kitabı verebiliriz. Ama video seyretmek isteyen seyretsin çünkü mimikler de çok önemli. Ben iyi bir yazar değilim, sadece naçizane fikirlerini paylaşan biriyim. Dedim ki,daha iyi anlatabiliyorum onu yapayım.
Yaptıklarımızda bir yenilik, bir farklılık v.s var. Hepsi de bir cesaret işi. Çünkü, bu işe girerken birileri, “Daha önce yapılmamış, olmaz!” diyor. Dolayısıyla kariyerimin bu kadar farklılaşmasının ilk iki nedeni: sevdiğim işi yapmak ve yeni bir iş yapma konusunda cesur olmak. Üçüncüsü de yılmamak diyebilirim. Bir işe girdikten sonra o işin gidebileceğim yerine kadar vicdanen rahat edeceğim yere kadar gitmek. Böyle bir formülüm var kendime göre.
 
 
Bir dönem TOKİ’ye danışmanlık yapmış bir kişi olarak TOKİ’nin günümüzdeki çalışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bambaşka bir organizasyon. İki tane çok farklı organizasyonu var karşılaştırdığımda. TOKİ, o dönemler, 1987-88 yıllarında Türkiye’nin parlayan kurumlarından.Hatırlar mısınız bilmiyorum, Turgut Özal yurt dışından iyi eğitim almış kişileri getirir, bu tip organizasyonların başına koyardı. Ben de o dönem yine aynı şekilde yurt dışından gelmiş olan bir başkan yardımcısının danışmanı olarak göreve başladım. Bir yandan da okulda ders veriyorum. Şöyle bir proje gelmişti bize o dönem.
 
Bütün TOKİ’nin çalışma prensibi, konut yapmak isteyen kooperatiflere destek olmaktı. Kendi içinde yapmıyordu. Yani onlara destek oluyordu. Fakat bu desteği olurken bazı kayıtlarda zorlanmalar vardı, yani takipte zorlanma vardı. Benim de danışman olarak çalıştığım grup, sistem olarak TOKİ ne yapmak istiyor, hangi projelere destek verdi, bu projelerde durum nedir, bu projelerin takibi nasıl olmalı gibi işlerin otomasyonunu yapacaktı. Çok kıymetli bir projeydi o dönem için. Bir buçuk yıl kadar o projede çalıştım. Fakat ilginç bir şekilde başkan değişiklikleri oldu. Ki aynı siyasi yapıdan, aynı partiden olmasına rağmen o projelerin tamamı bir anda stand by’a geçince ben dedim ki, sanırım burada benim gibi sabırsız olmayan,daha sabırlı kişiler daha başarılı olabilir. Çok dürüstçe söylemek gerekiyor. Bir buçuk yıllık çalışmayı sıfırdan tekrar başlatmak istemedim. Bir İngiliz şirketinde yöneticiliğe geçtim.
 
Bugün dönüp baktığımda gerçekten çok detaylı inceleyemiyorum TOKİ’yi ama o dönem ileride çok ciddi bir kurum olabileceğini görebiliyordum. Sadece organizasyonu net değildi. Anladığım kadarıyla şu anda daha organize olmuş bir durumda, misyonunda da ufak tefek değişiklikler var. Türkiye’ye yarar sağlıyor mudur? Mutlaka sağlıyordur. Ama bizim dönem öyle değildi. Başka bir şey yapılıyordu. Söyleyebileceğim tek şey bu. Fazla takip edemediğim için söyleyebileceğim bu kadar. Çıkış noktası farklıydı, şu anda farklı yerde. Benim gördüğüm gözlemlediğim o. O zamanlar projeleri TOKİ’nin üretmesi, sadece sözde olan bir şeyken şimdi gerçekleşen duruma geldi. Çok eski bir dünyadan, yirmi sene öncesinden bahsediyorum dolayısıyla şu anda farklı br durumdayız.

 Bir iletişimci ve eğitmen olarak iş ve özel hayatta yaşam alanlarının doğru iletişim ve verimlilik açısından hangi faktörler dikkate alınarak konumlanması gerekir sizce?
 
İletişim ve yaşam alanını birleştirelim. Üzerinde düşünülmesi gereken bir yerden geldi soru teşekkür ederim. Şimdi iletişimin esprisi nedir oradan başlayalım. Bir de, günümüzde yaşanan en ciddi iletişim probleminden bahsedeyim. Ondan sonra da alanlara dönelim, birleşecek gibi duruyor. İletişimde amaç, sizin verdiğiniz mesajın olabildiğince doğru şekilde verilmesi. Karşımızdaki kişinin de bunu olabildiğince sizin anlattığınız şekilde algılaması. Ama gerçek hayatta hiçbir zaman birebir olmaz bu. Dünyanın en basit mesajı kahve istiyorum bile karşı taraftan farklı algılanma potansiyeline sahip. Su getirin mesajının içinde bile soğukmuş, sıcakmış, şişe ile mi? Bardak ile mi? 1 litre mi? İletişim herşeyiyle bir muammadır aslında. Çok zor bir şeydir. Çünkü hepimizin dünyayı algılaması son derece farklı ve iletişimin geçtiği bir mecra var. Telefon ettiğimiz zaman telefondan geçmesi gibi. Bunların hepsi de problem yaratıyor, telefondaki bir kesiklik, sesin duyulmaması,telefonla konuşurken yüzünüzün başka yere bakması - yüzyüze iletişimde de aynısı geçerlidir - etrafınızda bağıran çağıran insanların olması, buradan birilerinin geçmesi v.s bunlar hep kesinti, gürültü kaynaklarıdır. Dolayısıyla yaşam alanlarında en önem verilmesi gereken noktalardan biri bu, yani benim dizaynımda, yüzyüze iletişim amacım var ise, yüzyüze iletişimi kolaylaştıracak ne yapabilirim? Hep onu düşünürüm. Yüzyüze iletişimi engelleyebilecek kesinti ve gürültüyü nasıl minimize ederim? Biliyorsunuz sesin yayılması tamamen fiziksel bir olay. Bir köşe olursa o ses oradan dönmez ya da arkanız dönük konuşursanız ses ilk gidip duvara çarpacağı için orada önemli bir bölümünü yitirir. Özellikle bu tip gürültünün olmadığı yerlerde bana göre dizayn da da “Ne kadar çok insanı kesintiden uzak tutarım, ne kadar gürültüden uzak tutarım, ne koyarsam bu iletişime engel olur? Ne koyarsam iletişime engel olmaz.” gibi bir bakış açısı olması gerekli diye düşünüyorum.
 
Mesela iş yerlerinde çok üzüldüğüm bir şeyi paylaşmak zorundayım. Açık ofis aslında mecburiyetten yapılıp çeşitli avantajları olan ama aynı zamanda düşünmenin aksine iletişimde ciddi sıkıntılar yaratan bir noktaya geldi, bunu gözlemledim. Bunun bir sebebi de teknoloji. Yanyana oturduğu adama mail atan onlarca kişiyi duyuyorum eğitimlerde. Çok hızlı bir iletişim tamam ama kafayı çevirmekten daha hızlı değil. Onun yanında çok ciddi bir engel. Ne derseniz deyin hepimiz yazılı olarak derdimizi çok üstün anlatan insanlar değiliz. Yüzyüze bile problem yaşıyoruz. Yazıda daha büyük bir problem yaşıyoruz. Bence buna çare bulunması lazım. Çok zor olduğunu kabul ediyorum. Alan kısıtlı v.s ama o kişinin yana dönme dışında bir opsiyonu daha olması lazım, nasıl çözüleceğini bilmediğim şekilde. İki sıra arkadaki adamı görmüyor, iki sıra arkadaki adamla kalkıp konuşmuyor. Takım ruhu diyoruz ama takım ruhu sadece sabah işe gelirken kübiğin içine girerek olacak bir şey değil. İnsanların oradaki enerjiyi de hissetmesi lazım. .
 
Bunların hepsi aslında iletişimi çok olumsuz etkiliyor. Buna nasıl çare bulunacağı asla benim işim değil, ama gözlemliyorum bunu. Eğitimlerde hep yüz yüze iletişimin daha ön planda olması gerektiğini anlatıyoruz. Çünkü öbüründe tonasyon yok. Mail yazıyorum “Lütfen yanıma gelir misin?” dedim, ama adam onu okurken “LÜTFEN! YANIMA GELİR MİSİN?” diye algılayabilir. O anki ruh haline göre “Bak bak emir verdi!” diyebilir. Ama siz yumuşak bir ses tonuyla “Lütfen yanıma gelir misin?” demiş olabilirsiniz.
 

Mail, tabii ki tamamen ortadan kalkmayacak ama aslında iletişimde sıkıntılar yaratan noktalardan. O yüzden biz şöyle basit öneride bulunuyoruz. Kritik konular olduğunda olabildiğince bunu ya telefonda ya da yüzyüze halletmeye çalışın. En azından yanlış anlama riskini biraz azaltırsınız. Bütün dizaynlarda da şöyle bir amaç var; “Biz,biz olmak, birlikte hareket etmek istiyoruz.” diyor kurumlar. Hatta bununla ilgili filmler gösteriyorlar. Filmlerin önemli bölümleri de spor karşılaşmalarıyla ilgili. Bir basket takımının ya da futbol takımının ‘biz’ olduğu filmler. Oradan diyorlar ki; “Bunu seyret, motive ol.” Orada hep dikkatimi çekiyor nasıl bir iletişim var? Örneğin;soyunma odası, ortada koç, etrafında insanlar, mola alınıyor, molaya insanlar geliyor, antrenman yapılıyor, antrenman da koç karşılarına oturuyor. Yani ben bir koçun faul atışını şöyle iyileştirmen gerekiyor diye bir mail attığını hiç görmedim. Bunu kaçırıyorlar bana göre. Yani insanların yüz yüze olması, bunu hissetmesi lazım. Lokasyonlar var, bunu da kabul ediyorum. Ama o lokasyonları da kısaltacak teknoloji var artık. Bunu zorlamak gerektiğine inanıyorum.Bugün kurum iletişimini arttırmak istiyorum biz olarak. İletişimi arttırmak böyle bir şey; biz olmayı iletişimi arttırarak yapıyorsunuz. Olabildiğince fırsatları yaratacaksın diye düşünüyorum. Geçen gün aklıma geldi. O filmlerin tamamında yüzyüze bir konuşma var. Ama bana hep anlatılan “Elektronik postalarımızda sıkıntı yaşıyoruz, yanlış anlaşılmalar oluyor.” konusu. Uzağı yakınlaştıracak dizaynlar bence çok kritik olacak önümüzdeki günlerde. İnsanların rahat edeceği çok önemli bir nokta var.
 
Ben ikna konusuna da çok kafa yoruyorum. Bir sürü kitaplar okuyorum. Hatta kendi çapımda da ufak tefek bir kitap yazdım. İknanın en önemli kabul edilmiş teorilerinden biri olumlu duyguları harekete geçirmek. Olumlu duygular nasıl harekete geçer diye düşündüğünüzde kişinin birazcık da kendini rahat hissetmesi gerektiğini görüyorsunuz. Bu gün hayal ortamında bir işyeri ile ilgili hep Google gösteriliyor. Şimdi düşündüğünüzde bu tip yerlerin varlığı insanı rahatlatıyor, stresini azaltıyor bir. İkincisi,sadece mantık sistemini değil duygu deposunu da harekete geçiriyor. Stres oluştuğunda yan masaya bakıp daha stresli bir adam görmüyor da kalkıp gidip stresini atacak farklı bir mekân gözünde canlandırıyor ya da gidip yaşıyor. Dolayısıyla verimi artıyor. Bana göre, yükselebilecek, biriktirilebilecek bir problem, proaktif biçimde baştan aslında engellenebiliyor. Çok ciddi düşünüyorum; bütün yer kısıtlamalarına rağmen her kurumun, bu rahatlatıcı duygu durumu için insanları, biriktirmeden hiç olmazsa bir kısmını boşaltabilecekleri - stres boşaltım alanları, böyle bir isim verebiliriz belki- yapması gerektiğine inanıyorum. Çok basit olabilir bu çünkü şunu da çok gördüm:
 
Bir kahve molasına çıktığında insanlar beş dakikalık arada - mesela, çağrı merkezlerinde çok olur - öyle bir dedikodu mekanizması üretiyor ki, diyeceksiniz ki olumsuz. Belki başta olumsuz gibi ama adam hiç olmazsa beş dakikada söyleyeceklerini söyleyip deşarj oluyor, birazcık daha geri dönebiliyor. Dolayısıyla bunları da kritik görüyorum önümüzdeki günlerde.
 
Bütün dünya evde çalışma isteğine döndü. Sebebi de budur; içtenliği hissetsin, “kendini rahat hissetsin. Zaman yönetimi çok zordur evde onu da söyleyeyim. Ama yine de bunun peşine düşüyorlar.
Bunu iş dışındaki yaşam alanlarına uygularsak düşüncem bir aileyi en fazla bir arada tutan nedir sorusundan yola çıkmak... Bir aile birbirinden haberdar olduğu, farkında olduğu, birbirleri ile iletişim kurduğu, problemlerini birbirlerine rahatça açabildiği sürece var. Yoksa aynı evde yaşayan farklı bireyler olarak da görebilirsiniz. Mesela, televizyon aslında çok sakıncalı bir şey. Nedeni, herkesin aynı yere bakması. Birbirlerini dahi görmüyorlar. Düşünsenize empati bile kuramıyorsunuz. Üç kişi yanyana dahi otursanız aslında bir sinema koltuğunda oturmaktan farklı olmayabiliyor. Çünkü farkında değilsiniz, müthiş bir empati gücünüz olması lazım, yandan hissedebilmek adına. Ailelerin televizyon dışı bir hayatları olması lazım. Televizyon dışı hayat ama bilgisayar dışı, telefon dışı bir hayata da dönüşmeli düşündüğünüzde. Dolayısı ile çok cazip alanlar peşinde koşulması gerektiğine inanıyorum ailenin bir araya gelebileceği içinde uyaranların olmadığı. Uyaran da çok önemli bir şey, hakikaten elektronik bir şey olmayacak. Yani insanlar orada doğadan minicik bir parça ile en rahat halleriyle oturup birbirlerinin gözüne bakarak, birbirlerinin beden dilini inceleyerek bir şeyler paylaşmalı. Dolayısıyla ailenin birliği, bütünlüğü için de bu yapılmalı. Evin içerisinde bence böyle korunaklı alanlar,iletişim alanları olmalı. Teknik olarak düşündüğümüzde aileleri en hızlı olumsuzluğa götüren etken; “Keşke konuşsaydık,keşke yapsaydık bir çözüm bulurduk,iletişimi arttırabilirdik.” Hep böyledir ya hani öyle bir noktaya gelir ya ilişki “Ah zamanında buna el atabilseydik.” Zamanında her şey yolundayken el atarsan, hakikaten o noktaya zaten gelmezsin tespiti doğru. Ama o noktadan sonra geri dönüş daha zor. Ama ne yapalım, biz proaktif olalım, evimizde böyle alanlar yaratalım, diye düşünüyorum. Kendi içerisinde hem ikna, hem iletişimi çok araştırmış biri olarak söylüyorum. İnsanlar kendilerini bazen hiç konuşmasalar bile anlatıyorlar. Ama karşısındakinin onu gözlemleyebilmesi lazım. Bunun için de fırsatı olması lazım. En kötü gözlem alanı da mesela televizyon seyrederken.
 
Yemeği de çok önemserim ben. Mesela bence çok önemli alanlardan biri.Yemek adına değil ama yemek masası, acele ile yemediğiniz,onu bir iletişim aktivitesi haline getirdiğiniz zaman çok kıymetlidir. Bu konuda ben de çok hassas davranıyorum. Hatta dalga geçilirim ailem içerisinde. Mesela benim için Pazar kahvaltısı çok kritiktir. Bütün aile bireyleri kalkar. Hatta masadan erken kalkmanın neredeyse yasaklandığı, herkesin sohbet ettiği, konuştuğu, paylaştığı bu ortam halini nasıl uzatabilirim diye hep düşünürüm. Çok çok kritik olduğunu düşünüyorum. Çünkü empati kurma peşindeyiz ve hiçbir zaman tam kuramıyoruz.
 
Moral bozmayalım ama bir çabadır empati, yani ben seni anlamaya çalışıyorum çabası. Basit bir soru soracağım; bir kişiyi yandan zar zor gördüğünüzde mi daha iyi anlarsınız yoksa karşınızda gördüğünüzde mi? Çok kolay bir sorudur bu ful gözlem imkânı sağlıyor. Ailelerin bana göre hayatlarını renklendirecek ama başta alışmadıkları için zor gelecek en önemli noktalardan biri bu. Gerçekten birbirlerine baksınlar. Gerçekten görmeye çalışsınlar. Gerçekten anlamaya çalışsınlar. Ama bunun içinde az uyarı alan alanlara da ihtiyaç var.