Atilla KUZU

KP

İç mimariden ağırlıklı olarak ürün tasarımına geçiş hikayenizi anlatabilir misiniz?


Aslında öyle bir geçiş olmadı. Yani iç mimariden ürün tasarımına geçiş yapmadım ben ama ürün tasarımı da yaptığıma dair tasarımcı kimliğimi göstermeye başladığım tarih 1999 yılıdır. Uluslararası bir yarışmaya katılıp ‘Taklamakan’ ile bir ses getirince Nurus bunu üretme kararı aldı. 1999-2002 yılları arasında ürünün yakaladığı başarı, benim mobilya tasarımı konusundaki motivasyonumu arttırdığı için daha başka neler yapabilirim diye bu yarışmaya bir ürün daha gönderdim. Üç yılda bir yapılan bir yarışmadır ve 2002’ deki yarışmaya da bir sehpa ile katıldım ki o da çok başarılı oldu ve ilk otuzda yer alarak ‘shortlist’e kaldı. Üreticilerin bayağı bir ilgilenip üretme adına adım attıkları bir üründür o da. Bir Japon firması olan Conde House bu sehpayı üretmeye başladı ve ‘Beringer’ dediğimiz bu sehpa, firmanın 2002’den günümüze çok satan ürünleri oldu. 2009’da zaten bir kriz yaşandı. Conde House firması da yeni bir koleksiyon yapmak üzere benimle bir anlaşma yaptı ve birlikte bir koleksiyon hazırladık. Oturma grupları, TV sehpası, büfe gibi bir koleksiyon yaptım 2009’da. Benim ürün tasarımı hikayem böyle böyle gelişti. Ama asıl işimiz tabii ki iç mimarlık. Özellikle de kamuya açık alanlar, alışveriş merkezi, konferans salonu, hastaneler; son dönem oldukça yoğun olarak yapıyoruz. Bunlar daha çok bizi ayakta tutan projelerimiz, tekerleği çeviren işlerimiz. Ürüne yönelik tasarımda da böyle gelişen olayların devamında da, Intema’ nın gelip bana “mutfak tasarımı yap” demesi, B&T’ nin bir şeyler istemesi ve böyle böyle gelişti. Ama dediğim gibi bu yarışmalar ürüne dönük tasarım konusundaki motivasyonumu arttırdı ve devam ettim.

Çok farklı ürün tasarımları yaptınız. Bu ürünlerden sizi en çok heyecanlandıran,sonucundan en memnun olduğunuz hangisi?

‘Taklamakan’ ı ben çok severim. Üzerinden on iki, on üç sene geçti ve hala ilk zamanki etkisini ve görüntüsünü kaybetmemiştir. Bazen, bir süre sonra yaptığınız işten sıkılırsınız, “Niye böyle yapmışım?” diyebilirsiniz ama ben bundan hiç sıkılmıyorum; her baktığımda aynı hazzı duyuyorum ve beni de en iyi ifade eden tasarım olduğuna inanıyorum. Bir taraftan da fütüristik bir yanımız var, Levent’in de benim de. Yani çalışmalarımızda hep teknolojiyi takip eden, çağın ikonu olmuş bir takım kriterleri kendi projelerimizde kullanmayı seviyoruz. ‘Open’ da o anlamda bir tarafı ‘retro’ya da atıfta bulunan, bir yandan da teknolojik de gözüken bir ürün oldu. Bu durumun bizi ifade ettiğini düşünüyorum.

Mimaride eskiden daha keskin, daha net çizgiler vardı. Günümüzde daha eğrisel daha yumuşak çizgiler hakim olmaya başladı. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu çok doğal bir süreç. Teknolojiyle biz işi ne noktalara vardırabiliyoruz, buna bağlı bir yerde. Sadece dört köşe prizmatik formlar yok artık. Ayrıca çeşitli materyallerin de artık sektörde yer almasıyla birlikte özellikle tasarımdaki dijital süreç daha efektif olmaya başladı. Artık günümüzde belirli programların buna imkan sağlamasıyla birlikte gelişen ve yeni arayışlardan olan ‘digital architecture’ diye bir şey var. Yurt dışında pek çok örneğini görebiliyoruz bu tür eserlerin. Bir de bir süre sonra prizmatik formların yerini organik formlar alıyor. Sanatta da öyledir, bir akım başlar, ‘trend’ haline gelir ve bir sürü takipçisi olur. Sonra buna tepki olarak da başka bir akım başlar. Mimaride de "less is more" denirken "less is bore" demeye başladık. Artık organik formların daha çok ele alındığı o dönemdeyiz. Zaha Hadid’in de bunun öncülerinden olduğunu söyleyebiliriz. Tabii ki öncelerinde organik form arayışında olan ürün tasarımcıları da var, Luici Collani gibi. Ancak Zaha Hadid, ‘deconstructivism’ in başından beri çizgisini çok fazla değiştirmeden bir tutarlılık içerisinde işi bu noktalara getirdiğinden çok iyi bir örnek oluşturuyor. Çok eleştiriliyor doğal olarak ama bence bir ikondur. Tabii ki ondan etkilenen bir sürü takipçisi de var. Başında dediğim gibi, bu anlamdaki prizmatik ve geometrik form anlayışının dışındaki organik formları ilerleyen aşamalarda daha sık göreceğimiz anlamına geliyor. Şimdilik daha çok yurt dışında görülüyor, burada çok fazla örneği yok ama yakın zamanda olacaktır. Ufak ufak böyle yaklaşımlar var.

Yeni yaklaşımların ortaya çıkması, yaygınlaşması neden bu kadar zaman alıyor sizce?

Aslında o kadar çok sebebi var ki… Zaten bir mimari veya ürün tasarımının çıkmasında sadece tasarımcının veya mimarın katkısı yok. Çok klişe de olsa işverenin yönlendirmesi de belki etkili. Böyle bir birliktelikle; aynı hayalleri kurduğunuz kişilerle birlikte böyle bir ürün ortaya çıkabiliyor. Örneğin; İstanbul bir metropol, çok da güzel bir şehir. Kozmopolit olmasının da getirdiği farklı bir tat var hatta, fakat modern mimari adına örnekler yaklaşık son yirmi senede gelişmeye başladı. Yurt dışından gelen misafirlerimiz “Çok güzel; Topkapı, Sultanahmet vb. ama bir de modern örnek görebileceğimiz neresi var?” dediklerinde bizim yönlendirebileceğimiz çok da yer yok açıkçası. Kanyon Alışveriş Merkezi, İstanbul Modern ve birkaç örnek daha... Dediğim gibi buradaki çoğu işveren her zaman karlılığı önde tutuyor, ikon olabilecek bir eser çıkartmak gibi bir tasası yok. İşi, bir an önce ucuza bitirip karlılık amaçlı yatırımlara gitmesi; işi en ucuz yapana vermesi gibi eğilimleri var. Bizim yüksek binaların çoğuna bakın, 40’ların 50’lerin giydirme cephe teknolojisinden başka bir şey kullanılmıyor. Farklı, heykelimsi bir tavır göremiyorsunuz. Mimarlarının, monotonluğu bozma adına yaşadığı endişeden kaynaklı bazı geometrik formlar var ancak yeterli değil. O giydirme cephe teknolojisinde kullanılan camlara bakın mesela. Yurt dışındaki örnekleri jilet gibidir, dümdüz. Bizimkiler asetat kâğıdı gibi duruyor. Çünkü ucuz olması lazım ve işvereni çok fazla zorlamaması lazım. Onlar 10-12 mm cam kullanırsa bizde 8mmkullanılması gibi… Özetle ucuz materyallerle iş yapıyoruz, en ucuz teklifi verene işi veriyoruz, çok fazla da risk almak istemiyoruz. Bir mimari eser çıksın tasası çok fazla kişide yok. Dolayısıyla bu tip mimari akımların Türkiye’ ye yansımaları biraz geç oluyor. Eskiden Filmler Türkiye’ye beş sene sonra gelirdi. Bu da biraz onun gibi.

Mimarların sorumluluğu yok mu bu gecikmede?

Var tabii… Olmaz olur mu? Bu iş, işverenle mimarın birlikte suçudur veya başarısıdır. Kayıtlı binlerce mimar var, ancak iş yapan yirmi-otuz ofis var parmakla gösterilen. Mimarın suçu, belli heyecanlarını dizginleyemeyip ortaya güzel bir şeyler koymaya çalışırken çoğu zaman işverenin imkânlarını göz ardı etmesi. İyi bir şey yapacağım derken işverenin sınırlarını zorluyor. Bu sebeple hiçbir mimari değeri olmayan garip ürünler ortaya çıkabiliyor. Dolayısıyla mimarın da işverenin de suçu var aslında. Ben her şeye rağmen iyi bir dönem yakaladığımızı ve bunu iyi değerlendirirsek şehirleşme adına mimari ve iç mimari anlamda iyi adımlar atılabileceğini söyleyebilirim. İç mimari belki bizde daha bir önde diyebiliriz. İstanbul’daki farklı sosyal mekanlara gittiğiniz zaman iç mimari bir kaygıyla yapılmış olduğunu görüyoruz. Eskiden yurt dışında bir mekâna gittiğimiz zaman her şey güzel ve farklı gelirdi, şimdi şaşırmıyoruz çünkü görmeye alıştık. Aynı tür yaklaşımları ve ‘trend’ leri burada da görebiliyoruz. O açıdan iç mimari birazcık daha mimarinin önünde. Mimarlık tabi daha zor bir noktada. Çünkü en başında yapılan bir takım yanlışların geriye dönük olarak düzeltilmesi çok kolay şeyler değil. Ama olacak diye umut ediyorum.


Ödül alan tasarımlarınız var ve sıra dışı projelere imza attınız. Önünüze bir proje geldiğinde ilk yaptığınız nedir ve tasarım süreciniz nasıl işler?


Tasarımlarınızın isimleri de çok ilginç. Örneğin; ‘Taklamakan’ın oluşum sürecinde isimlerinin nasıl etkisi oldu? İç mimari projede bence en önemli şey karşımızdaki kişinin bizden neistediğini anlamak. İkinci olarak da o kişinin yapısını ve şartlarını tabiiki. Bu sebeple bizim işlerimiz ve projelerimiz Türkiye’ nin ekonomikdurumunu yansıtır bir noktada. Sürece baktığımız zaman, ilk kurulduğumuzzamanlarda alışveriş merkezi ve mağaza ağırlıklı çalışırken,son zamanlarda özel sağlık hizmetlerinin öne çıkmasıyla birlikte artık hastane projeleri gelmeye başladı. Mesela bir hastaneyi ele aldığımızdakurumun yapısını da ele alıyoruz. Konu sağlık olunca bir tema yakalamayaçalışıyoruz. Bu tema; projenin işvereninin kurumsal yapısıyla ilgili deolabiliyor, sağlıktan çıkışlı yaklaşımlar da olabiliyor. En son MedicalPark Ulus projemiz "2011 Future Projects" sağlık yapıları alanında ilk sekizde yer alarak ‘shortlist’ e kaldı. Örneğin; o projede insan vücudunuele almıştık. İnsan vücudunun en iyi hastane ortamından da hijyenik biryapıya sahip olduğu, milyonlarca yabancı organizmanın bünyeye girmesinerağmen bunlarla başa çıkması gibi ilham aldığımız noktalar oldu. Hatta"Fantastic Voyage" (1966) diye çok eski bir film vardır. Bir gurup bilimadamı küçültülüp insan vücuduna enjekte edilir ve hastalığı iyileştiripgeri dönmeleri istenir. Onların yaşadıkları bu macera, dokuların, bağlarındamarların arasında geçmektedir. Biz de bunu Medical Park projemizekullandık. Tavanlar ve duvarlar canlı bir organizma gibi olsun istedik.Malum insan vücudunun yapısıyla bağlantılı olarak organik yapılarçıktı ortaya. Bu tip temaları üretmek önemli. Bu örnek, bir ilaç firmasıda olabilir, belirli bir ilaç da o firmanın tanınma sebebidir diyelim. Oilacı öğrenirsek ona göre bir takım düzenlemeler yaparız. Bu örneklerçoğaltılabilir. Bizim için kurumsal kimliği göz önünde bulundurarak,ona göre bir şeyler yapıp onun bünyesine uyacak, bizi de görsel anlamdatatmin edecek projeler üretmek önemli. Yoksa sadece ihtiyaç merkezliçıkarsak yola, eski hastanelerde her türlü ihtiyacı karşılayacak şeyler vardı.Taklamakan bir çöl biliyorsununz. Birçok kişi bunu soruyor, “Çölden mi esinlendin?” diye. Aslında hayır, ben sadece eğrisel, iki kişinin oturabileceği bir form arayışı içindeydim. Bunu nasıl daha kolay yaparım dediğimde de bunu parçalara bölmek aklıma geldi. Bir kalıp yapmadan,17 parçayı farklı eğrilerde kesersek aynı formu yakalayabiliyorduk. Ortaya çıkan görüntü zaten belli çağışımlar yapıyor. Bir de bunu iyi bir isimle birleştirirseniz zaten bir bütün oluyor ve unutulmuyor. Yani önce form çıktı. 'Taklamakan'ı da akılda kalacak bir isim ararken bulduk. 'Gobi'de olabilirdi, başka bir çöl ismi de. Bu benim çocukluğumdan kalan birşey. İpek Yolu diye bir dizi vardı. Orada hep "Taklamakan Çölü" ndenbahsederlerdi. İpek Yolu üzerinde bir çöldür bu. O şekilde isimlendirdim.

Ürün, mekân ve mimari tasarımlarınızı yaparken işleyen süreç farklılıkları nelerdir?

Mekanda tema demiştik, aslında üründe de tema diyebiliriz. Bir ‘brief’ veriliyor size ve o ‘brief’ doğrultusunda siz de ortaya bir ürün veya koleksiyon çıkarmaya çalışıyorsunuz. Mesela benim tasarımlarıma baktığınız zaman Conde House için yaptığım çalışmalarda farklı, Intema Mutfak’ta farklı bir tat var. Bu fark işverenlerin farklı isteklerinden kaynaklanıyor. Intemanın kendi üretmiş olduğu mutfaklar için zaten sektördeki diğer rekabetçilerini bulabiliyordunuz. Intema’nın amacı bir farklılık yaratmaktı. Ross Lovegrove ile Vitra’nın yakaladığı başarı gibi. Bir dönem sadece seramik vesaire üretirken; Defne Koz, İnci Mutlu, Ross Lovegrove, Matteo Thun ve Alman Noa grubu gibi farklı tasarımcılarla çalışarak "tasarımda biz de varız" dediler. Intema da mutfak için böyle bir yaklaşım sergilemek istedi. Atlay Bey, hiç unutmuyorum, bana "uçan bir şey olsun, dikkat çeksin, vitrinde dururken insanlar kafalarını çevirip bir baksın" dedi. Ben de çıkış noktamı belirlerken bunu dikkate aldım. Charles Eames’in, Arne Jacobsen’in, Mart Stam’ in, Marcel Broyer’ in klasik tasarımlarına bir bakın. Literatür bilgisi olmayan bir kişi bunlara 2011 yılında yapılmış diyebilir. Çünkü bu tasarımlar o yapıyı hala koruyor. ‘Taklamakan’ı da bu ‘design’ klasikleri arasında sınıflandıramam ama ben baktığım zaman aynı tadı alıyorum. Ben istedim ki o mutfakta da öyle bir yaklaşım olsun. Bundan 10 sene sonra sıkılmayalım o görüntüden. Zamansız olsun, zamana karşı olan o mücadeleyi iyi versin. O tasarımların ortak paydalarına bakıyorum, hepsinde bir organik form arayışı var. Eames’ in ‘Wire Chair’ inde de var, Verner Panton’un ‘S-Chair’inde de. Dolayısı ile günümüzde zaten böyle bir arayış varken, yumuşak çizgileriyle ‘retro’ya da göndermesi olan bir ürünün daha kalıcı olabileceğini düşündüm. "Yenilikçiliktir tasarım zaten. Eskiye dönük bir şeyler yapmak, onlara atıfta bulunmak, bunlar da tasarımın içerisinde yer alan şeyler ama tasarım esasen, yenilikçiliktir, yeni bir şey yapmaktır, talep yaratmaktır. Steve Jobs’ un iPad’ i mesela… Hangimiz böyle bir şey olsa da kullansak diyorduk. Ama artık hayatımızda ve kullanıyoruz."

Form ve fonksiyonu tasarımlarınızda nasıl ilişkilendiriyorsunuz?

Benim tasarımlarımda daha çok form ön planda sanki. ‘Taklamakan’ sürekli oturulacak bir eleman değil. Zaten genel bekleme alanları için düşündüğüm bir ürün o. Çünkü konfor göreceli bir kavram bence. Yılmaz Zenger Hocam ergonominin batılıların bir koşullandırması olduğunu söyler mesela. Belirlenmiş bazı pozisyon ve ölçülerin aslının olmadığı, çok daha farklı alternatiflerin uygulanabileceğini belirtir. Ben de katılıyorum bu görüşe. Ergonomi tabi ki önemli bir kavram ancak göreceli de aynı zamanda. Benim bir topuklu ayakkabı örneğim vardır bu konuyla alakalı. Pek çok kadın kızar bana. Ama hala güzel bir örnektir. Kadın topuklu ayakkabı ile daha şık görünür bu bir gerçek, ama bunun yanı sıra çok da konforlu olduğunu söyleyemeyiz. Benim ürünlerimde de bu böyledir. Daha göze hitap eden bir tasarım için konfordan vazgeçebilirim. Otururken "Pek rahat değil ama çok güzel." diye kendinizi kandırdığınız pek çok zaman olur. Özetle; form benim için biraz daha fonksiyondan ağır basar. Daha iyi bir form için daha az bir konforu tercih edebilirim kendi tasarımlarımda. Buna rağmen çok fonksiyonlu şekilde tasarlanmış ürünleri de takdir ediyorum ama onu ben yapamıyorum nedense.

Forma ağırlık verme durumunuz sadece ürün tasarımı için mi yoksa mimari ve iç mimaride de uygular mısınız?

Form her zaman bir adım öndedir bende. İç mimari projelerimizde de kimi zaman belli bir görsel imajı sağlayabilmek için fonksiyonu biraz olsun göz ardı edebiliriz. Ama düşünün hastane yapıyoruz. Fonksiyonel olmaması düşünülemez zaten. Daha kötü gözükebilecek daha konforlu bir imajdansa daha güzel gözüken yine de az da olsa fonksiyonel olanını tercih ederim. Bu ikisi arasındaki denge zaten yıllardır tartışılıyor. Form mu, fonksiyon mu; estetik mi, kullanım mı? Bu hala cevabı aranan bir şey. İkisini de sağlayan mükemmel tasarımlar da var tabi ki, örneksiz değil. Ama bu durum her zaman tartışılır. Metalden yapılmış çok heykelimsi bir dinlenme koltuğunu da yok sayamayız.


Kadın ayakkabısı örneğine dönersek, bu örneği vermenizin çarpıcı olması dışında farklı ürünler tasarlama isteğiyle ilgili olduğunu da düşünebilir miyiz?

Hiç ayakkabı tasarladınız mı örneğin? Çok enteresan bir soru sordunuz. Biraz önce tasarım ayakkabılar üzerine bir web sitesi inceliyordum ve çok ilgimi çekti. “Ben de bir örnek yapsam mı?” diye düşündüm açıkçası. Yapmayı çok isterim aslında. Sadece mobilya ile sınırla kalmayıp bir saat, bir bardak, bir seramik veya bir ayakkabı da yapayım isterim. Eminim ki bir kıyafet tasarlıyor olsam enteresan şeyler koyarım ortaya. Ama vakit bulamıyorsunuz hiçbir zaman. Sizi besleyen ana kol ne ise onun üzerinde gidip geliyoruz. Şöyle bir kafayı kaldırıp ben de istiyorum farklı şeyler yapmak. Mikser bile tasarlayayım istiyorum aslında. Ürüne yönelik tasarım duygum yüksek. Okulda da bir dönem endüstriyel tasarım okuduktan sonra iç mimariye geçmiştim. Belki onun da katkısı olmuştur. Zor bir karardı aslında. O mu, bu mu derken ekonomik kaygılarla iç mimariye geçiş yapmıştım. Hala da pek çok alanda tasarım yapmak hatta Levent ile birlikte kendi markamızı oluşturmak niyetindeyiz. Daha önce bir takım imkânsızlıklardan ötürü yarıda bırakmamız gerekmişti. Bütün altyapımız var fakat girişim eksikliğimiz sebebiyle bir türlü fırsat olmadı. Ancak yakın bir zamanda yeni bir ofisle birlikte bu fikri hayata geçirme planımız var.

Tasarımı inovasyonun neresinde tanımlarsınız?

Yenilikçiliktir tasarım zaten. eskiye dönük bir şeyler yapmak, onlara atıfta bulunmak, bunlar da tasarımın içerisinde yer alan şeyler ama tasarım esasen, yenilikçiliktir, yeni bir şey yapmaktır, talep yaratmaktır. Steve Jobs’ un iPad’ i mesela… Hangimiz böyle bir şey olsa da kullansak diyordu. Ama artık hayatımızda ve kullanıyoruz. Bir de çevrecilik çok sorulur bu konuda. Yeşil olmalı, çevreci olmalı, geri dönüşüm olmalı, karbon üretimi az olmalı tamam, ama arabalar hala petrolle çalışıyor. Hep bir ayağı havada kalıyor. Keşke yasa çıksa da hepimiz geri dönüştürülebilir malzemeler kullansak tabii ama her şeyi petrole bağlı bir endüstri varken, bütün sanayiler bunu desteklerken, ilaç sanayi hepimizin hasta olmasını isterken bu tür çevreci eğilimler bana biraz iki boyutlu gibi geliyor. Petrole bağımlı olmayan arabalar olduğu vakit bu iş kökünden çözülür. Kaçınılmaz bir şekilde var ama petrole bağımlı endüstri olmaması için ileriki zamanlarda, devrim niteliğinde bir şey olması lazım. Norveç böyle bir şeyin peşinde zaten. Bütün araçları elektrikle çalışır hale getirmeye yönelik bir girişimleri var. Yani bir devrimin peşindeler. Biz bu devrimin neresinde ne kadar varız onu da bilemiyorum açıkçası. Üstelik dünyanın da en pahalı benzinini kullanıyoruz. Sonuç olarak tasarım ve inovasyon; her ikisi de eşdeğerdir. Yani soru yenilikçilikse, tasarım yenilikçiliktir…

Tasarımlarınızda ön planda tuttuğunuz, “Olmazsa olmaz” dediğiniz ve kullanıcıya sağladığınız yenilikler nelerdir?

Dediğim gibi bir form ise iki de fonksiyondur. Kullanım ve işlev çok önemli. Yeni materyal arayışlarını ben çok pozitif buluyorum. Hep yeni materyallerin peşindeyiz ama ne yazık ki bu deneme yanılma süreci, tasarım sürecinde yer alamıyor.

Yeni malzeme konusunu biraz açabilir miyiz?

"Yurt dışında kullanılan yeni malzemeler var. Poliüretan, fiberglas gibi. Buna karşın Türkiye’de ahşap ve metal ağırlıklı." diyorsunuz. Doğru, çoğunlukla öyle. Fiberglas çok uzun sürelerdir kullanılmasıgereken bir malzeme aslında. Keşke Yılmaz Hoca’ dan daha çok dersalsaydım. Materyal konusunda çok üstün bir dehası var sonuç olarak. Koltuklarda mesela, yıllardır sünger kullanıyoruz. Poliüretan buna nazaran çok daha sağlıklı hem de form açısından daha esnek. Üzerine bir döşeme yapılmadan kullanıldığı örnekleri bile var hatta. Ama pahalı da aynı zamanda. Kalıbı bir maliyet en başında. Ama 'poliüretan' sadece bir örnek aslında, o da pek yeni sayılmaz. Yeni bir malzeme üretmek, alaşım yaratmak gibi şeyler biraz bilime giriyor esasen. Ne yazık ki öyle bir tarafımız yok, ama yeni bir malzemeyi yapmış olduğum tasarımla birlikte kullanmayı çok isterim. Bugüne kadar yaptıklarım arasında ‘Open’ dışında hepsi ahşap ve metalden oluşmuştur. ‘Open’ fiberglastır mesela. Bütün gövde monoblok üretilmiştir.

‘Open’da fiberglas kullanımı size nasıl avantajlar sağladı?

Form açısından daha esnek. Benim çizdiğim o formu çok daha rahat yapabildik bu sayede. Corian da düşündük ama çok pahalıya çıkıyordu. Fiberglas ile kalıp yaparak çok temiz bir bitişle halledebildik. Daha farklı malzemeler de var bunun yanında. Karbonfiber kullanılıyor artık. Çok pahalı ama dayanımı çok yüksek. İncecik tek bacaklı bir sandalye bile yapılabiliyor bununla. Ama her türlü maliyet artıyor bir şekilde. Biz sürekli bu maliyetlerle boğuştuk, krizlerle geldik bu günlere. 1994’ te Zoom’ u kurduk, ardından 5 Nisan krizi patladı. Bize her gelen işveren, ekonomik sorunlarla geliyor. Böyle olunca kalkıp da karbonfiber kullanırım diyemiyorsunuz.

Yeni malzemenin kullanımı kadar üretim alanlarının ve ekipmanlarının uygunluğu da önemli. Üretilebilirlik açısından durum nasıl?

Onu da ihmal ediyoruz. Şöyle ki, yine heyecanlıyız. Üreticinin imalat bandında olmayan bir şeyi önermek de tasarımcının heyecanıdır. Bunu da dizginlememiz lazım. Üreticinin imkanları dahilinde, ona yeni bir yatırım yaptırmadan istediğini verebilmek önemli. Dolayısıyla o noktada heyecanlarımıza yenik düşüp maliyet arttırıcı yollar izleyebiliyoruz. Sonuçta; mesleki reflekslerle hareket ediyoruz ama yine de işverenin imkânlarını tanımlayıp ona göre hareket etmekte fayda var. O olgunluğu göstermemiz lazım esasen.

Son olarak genç tasarımcılara neler tavsiye edersiniz?

Bu genelde sorulan bir soru. Tavsiyem şu, malzemeyi iyi bilin. Mesela; ilk önce ehliyeti alırsınız ama arabayı kullanamazsınız tam. Çünkü işin yüzde ellisi yol bilmektir. Bence yeni malzemeleri bilmek, yani onları öğrenmek, özelliklerine göre materyal seçebilmek çok önemli. Yapmak istediğiniz form, işverenin verdiği 'brief' ve fonksiyonu, hepsini bir potaya koyup "bu materyali kullanırsam iyi olur" diyebilmeniz için böyle bir altyapıya sahip olmanız gerekiyor. Bu bir; ikincisi, çağı takip etmek gerekiyor. Kim ne yapmış? Bunları öğrenmek artık çok kolay. Bizim öğrenciliğimizde kütüphanede dergi karıştırırdık, o da iki sene öncesinin dergileri. Şimdi bu iş hem çok kolay hem de zorlaştı bir yandan. Çünkü herkes bu kadar kolay takip edebiliyor. Biz kütüphanede zaman geçirirken diğerleri kantinde zaman öldürüyordu. Ben belki de onun avantajını yaşadım biraz. Ama şimdi işveren de takip ediyor yenilikleri. Fuarları geziyor, en son ne yapılmış bir ‘tık’ la öğrenebiliyor. Çok çabuk tüketiyoruz bunları. Tüketim toplumu olarak görsel imajları ve formları bile tüketir hale geldik. Dolayısı ile işimiz zor. Tabi ki bilgisayarın yararını çok sık görüyoruz bu konularda. O kadar tasarı geometri okuduk ama hiç gerek kalmadı şimdi kullandığımız programlar sayesinde. Durum böyle olunca işimiz hem kolay hem zor. Şimdi "En yeni ne yapabiliriz? Daha ileri nasıl gidebiliriz?" diye bakmak lazım. Eminim ki daha gerideyiz aslında. Belki bundan on yıl sonra çok farklı şeyler konuşuyor olacağız ama takip etmek çok önemli. Literatür bilginiz olmalı. Fuarları gezdiğiniz zaman görüyorsunuz. Çok enteresan tasarımlar, hiç bilmediğimiz tasarımcılar var. Onları bilmek, öğrenmek, takip etmek bizde bambaşka ufuklar açıyor. Dolayısı ile bu noktada tavsiyem, her türlü yeniliği takip etmeleri, yurtdışını ihmal etmemeleri, malzeme ve tasarımcıları güncel olarak izlemeleri olacaktır. Bir de bilgisayar teknolojilerine uzak kalmamak lazım ama bunun yanı sıra el çizimini de unutmamak gerekiyor. Ben hala elle çizerek çalışırım. Mesela yeni ofis için yapılan çalışmalar arasında hiç bilgisayar çizimi yok. Hepsini elle çizdik.