Malaparte Evi - Marida Talamona

KP53
KP
                                                                                                                                                                       
Malaparte Evi
Casa Malaparte
Marida Talamona Zevi
*Çeviri: Alp Tümertekin, Yapı Kredi Yayınları, 2004
 

Bir ev, Bir anıt mezar, Bir sahne, Bir taştan portre ve bir başyapıt Curzio Malaparte Evi


Marida Talamona, 1955 Kapri Adası doğumlu İtalyan mimar, yazar, araştırmacı ve öğretim üyesidir. “Faşist Dönem İtalya Mimarlık Tarihi”, “İtalyan Sömürgeciliğinin Kimlik Arayışı” ve “1930-1945 Dönemi Avrupa Mimarlığı” önemli yapıtları ve yazılarıdır. Çok sayıda yarışmada jüri olarak yer almıştır.

Alp Tümertekin, 1955’te İstanbul’da doğdu. Eğitimini, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız ve Roman Dilleri Bölümü’nü Dilbilim dalında tamamlamıştır. Çeşitli dergilerde yazı ve çevirileri yayımlanmaktadır. Marida Talamona’nın bu muhteşem eserini dilimize kazandırmıştır.

Kitabın kurgusunda, yazar mümkün olduğunca kendi metinlerini geri planda tutmuştur. Babasının C. Malaparte ile olan dostluğu ve eve yaptığı katkı da düşünüldüğünde, evin izinin sürülmesi için en doğru kişinin Marida Talamona olduğu görülmektedir.

Yazar bu kitabı olabildiğince belge, mektup, yazışma, fotoğraf, yerel belediye arşiv kayıtları ile plan, proje gibi görsel dokümanlarla da zenginleştirmiştir. Tüm bu belge ve dokümanlar, yazarın kendi yazılarının önünde kurgulanmıştır. Böylece kitap okuyucuları da aslında bu muhteşem kitapta, evin izini tarih-olay örgüsünde, ara vermeden sürebilmektedir.

Yapı Kredi Yayınları’ndan kitabı satın alarak başladığım keyifli süreç, 2015 yazında Kapri Adası’nda bu evi canlı gözle seyretmemle son buldu. Kapri’ye bu evi görmeye gitmiştim ve umduğumdan fazlasını buldum.


“Yıllar önce Anadolu kıyılarında Dalaman yakınlarında kayalık bir adacıkta görmüştüm benzer bir şeyi. Yalıların demirden temeline sonsuza dek yapışıp kaynaşmış, kime adandığı bilinmeyen görkemli bir Roma dönemi anıtmezar. Alev alev yanan kor kırmızı bir piramit…” [1]

Yurt içi ve yurt dışında oturmak isteyeceğiniz birer bilindik ev seçeneği olduğunu varsayalım. Türkiye’de meşhur yüzlerce yalı, saray ve birçok seçenek içinde serbest olarak sadece tek bir ev; yurt dışında da Le Corbusier’in Villa Savoye veya F. L. Wright’ın Şelale Evi gibi sayısız alternatif içinde de bir tercih hakkımız var. Aslında keyifli bir oyun.

Benim tercihim, bir mimar olarak Türkiye’de Amcazade Hüseyin Paşa’nın divanhanesi; yurt dışında ise hiç düşünmeden ve açık ara ile Malaparte Evi olurdu. Bu tercihin neden Malaparte Evi olduğunun açıklaması aslında bu kitabın satır aralarında gizli.

Bu evin hikayesi; yazar tarafından, döneminin izi sürülerek, tüm gizli kalmış detayları, yazılı ve görsel belgeler kullanılarak gün yüzüne çıkartılmıştır.

Yanında çalışanların ifadesiyle "Commendatore" Malaparte

Curzio Malaparte; Lombardiyalı bir anne ile Sakson bir babanın oğlu olarak 9 Haziran 1898’de İtalya, Toscano, Prato’da dünyaya geldi. İtalyan gazeteci, romancı, öykü ve oyun yazarıdır. Faşizm döneminin, II. Dünya Savaşı ve sonrasının en güçlü ve tartışılan yazarıdır.

I. Dünya Savaşı’na gönüllü olarak katılmıştır. Savaştan sonra gazeteciliğe başlamıştır. İlk olarak faşist görüşü destekleyen yazar, faşist partiye de üye olmuştur. Sonraları Mussolini İtalya’sıyla ters düşmüştür.

Hitler ve Mussolini İtalya’sını eleştiren kitap ve yazıları sebebi ile Lipari Adası’na sürgüne gönderilmiştir. 1940’ta faşizmi reddetmiştir, partiden atılmıştır. Daha sonra II. Dünya Savaşı’nı çeşitli cephelerde gazeteci kimliği ile izlemiştir.

Napoli’nin müttefik orduları tarafından işgali sırasında, Mussolini’ye karşı kurulan İtalya Kurtuluş Ordusu’nda çalışmıştır.

Malaparte, daha sonra kaleme aldığı savaş romanları, yazıları ve makaleleri ile uluslararası üne kavuştu.

1957 senesinde Roma’da kanserden hayata gözlerini kapatan yazar, ardında çok fazla sayıda çeşitli eser bırakmıştır. Köpeklerle birlikte olmayı insanlara yeğleyen bir kişilikti.

Malaparte’yi ölümsüz kılan; yazdığı eserler, kaleme aldığı sayısız deneme, oyun yazıları, şiirler ve sinema senaryosu değildir. Yaptığı Malaparte Evi, en az onun eserleri kadar adını ölümsüz kılmıştır.

“Malaparte’nin villası Malaparte Evi, Kapri’de kayalık bir burnun en tepesine konmuştur, kara yoluyla ulaşmak hemen hemen olanaksızdır, çevreye egemen, yabanıl doğada Pompei kırmızısı geniş bir leke: Yalıtılmış ve engelleyici, ussal ve yabanıl, modern ve büyülü villasını ‘casa come me’ - benim gibi bir ev - diye adlandırdı, ‘ritratto di pietra’ - taştan portrem. Tanımlanmaktan kaçınan birinin kendini bu denli kesin ve somut biçimde yansıtması görünürde çelişkili bir durumdur. Belki de Malaparte’nin en son ve en gerçek paradoksu da budur zaten: En kalıcı anısı, en keskin olanıdır.” [2]


Kitap, Vittoria di Palma ve Giorgia Ciucci’nin iki önsöz yazısı ile başlamaktadır. Bu iki önsöz gerçekten kitap kadar değerli makalelerdir. Kitabın içeriğini ve nedenini çok doyurucu ve şiirsel bir anlatımla açmaktadırlar.

Giorgia Ciucci çok güzel özetler: “Elinizdeki kitap bir düşüncenin nasıl biçimlendiğine ilişkin ipuçlarını gözler önüne serer.” Bu söz, aslında kitabın kısaca özetidir.

AUGUSTUS’UN ADASI

Mussolini İtalya’sı, kendisi ile geçmiş dönem eski Roma İmparatorluğu arasında paralellik yaratmayı amaçlamaktaydı. O yıllarda, Augustus dönemi yapıtlarını gün ışığına çıkartmak için çalışmalar yapılmaktaydı.

Kapri, Roma döneminin gözde dinlenme mekânıydı. 1937’de Mussolini’nin yaptırdığı Augustus Kutlamaları sırasında faşizm İtalya’sı, Kapri’nin imparatorluk dönemindeki geçmişini keşfetti. Birbiri ardına yapılan arkeolojik kazılar Kapri’yi daha fazla Romalı yapıyordu.


LİBERA’NIN PROJESİ

1937 yılının 21 Ocak günü Malaparte, evini yapacağı araziyi satın aldı. Yapının projeleri 14 Mart 1938 tarihinde küçük bir villa projesi olarak bakanlık arşivinde bulunmaktadır. Bu projeler, mimar Libera’nın yapı için yaptığı ilk projelerdir.

Bu kitapta evin yapımının tarih ve olay örgüsüyle izi sürülmektedir. Arazinin satın alınmasıyla başlayan iz sürme, aynı zamanda evin aidiyetini de sorgulamaktadır. Bu eser “Mimar Libera’nın projesi mi, yoksa mal sahibi Malaparte’nin eseri mi?” sorusuna da cevap aramaktadır.

Adalberto Libero, o dönem İtalya’sının rasyonel mimarlığına gönül vermiş en ateşli savunucusuydu. Müşteri Malaparte ile mimariye bakışları uyuşmaktaydı. İkisinin yüzü de modern mimariye dönüktü.

MODERN BİR EV

Curzio Malaparte modern bir ev istiyordu. Mimar Adalberto Libero’yu da bu sebeple seçmiş olmalıydı.

“Bu yapı düzmece Kapri üslubunu reddetmekle kalmayıp - yani bundan otuz ya da elli yıl önce bazı Almanların Kapri’ye getirdiği ve Kapri evinin yalınlığı ve arılığına hastalık bulaştıran, hiçbir Roma tarzı küçük sütuna, hiçbir kemere, hiçbir dar dış merdivene, Roma, Gotik, Secessionist Faslı hiçbir melez evliliğe yer vermeyecekti - modern mimarlığın bir manifesto - evi olacaktı. Mahpusluk döneminden sonra, dar gelenekçilik ruhundan ayrılmış, kendine ilişkin yeni bir imgenin bedenleşeceği bir gösteri parçası olacaktı bu ev.” [3]

Günümüzde, sanırım, aynen o yıllarda Malaparte’nin istediği gibi, arzuladığı gibi oldu. Mimarinin ikon yapıtları arasında yerini aldı.


YAZAR ve MİMAR

Kitapta mimari eserin izi sürülürken, hiç kuşku yok ki en önemli konu müşteri ile mimar arasındaki ilişki, yani evin mimarisinin kime ait olduğu konusudur. Evet, ilk projeleri Libera çizmiştir, onun imzası vardır. 1942 senesinde Libera’nın son on yıl yapıtları yayımlandı; ancak bu projeler arasında Libera, ünlü müşterisine yer vermemişti. Malaparte evini, yayımlanan projeleri arasına sokmamıştı. Bunun nedenini kitabın yazarı Talamona şöyle vermektedir:

“Sanki artık bunun kendi yapıtı olduğunu kabul etmek istemiyormuş gibidir.” [4]

Malaparte de evinin hikayesini anlatırken, onun kendi işi olduğunun altını çizmiştir.

“Böyle bir ev yapan ilk kişi bendim. Saygımdan kaynaklanan bir korkuyla işe koyuldum, (yasal nedenler, yasal formaliteler dışında) mühendislerle mimarlardan yardım almadım, basit bir usta vardı yanımda, bildiğim en dürüst, en iyi, en zeki, en namuslu ustayla işe koyuldum… İşte, Kapri’nin bu en uzak köşesindeki balkonda duvarcılar aylarca durmadan çalıştılar, en sonunda ev bütünleşmiş olduğu kayadan yavaş yavaş yükselip ortaya çıkmaya başladı; biçimlenirken de Kapri’deki en cesur, en zeki ve en modern ev olduğunu gösterdi.” [5]

Amitrano, Kaprili bir yapı ustasıdır. Ve tüm ustalar için, Malaparte’nin bir tariflemesi vardır: içgüdüsel mimarlar. Evet, Malaparte içgüdüsel mimarlar olarak tariflediği ustaların yanında, çevresindeki birçok sanatçı dost ve arkadaşının da desteğini alarak bu evi şekillendirmiştir.


Casa Malaparte; 1963 yapımı, Jean - Luc Godard’ın yönettiği ve Brigitte Bardot’un başrolünü oynadığı “Le Mépris” filmine de mekân olmuştur.

Yönetmen Jean - Luc Godard’ın, Le Mépris filminde bu yapıyı kullanması bir rastlantı eseri değildir. Bu yapıyı kullanmasının belirgin bir nedeni vardır. Bu neden; yapının imgesinin yarattığı güçlü mekân duygusunu açığa çıkartmak ve film endüstrisinde baskın olan kapital değerlerin, her şeyi devşirebilen yapısını göstermektedir. Le Mépris filminde eski bir yönetmen olarak karşımıza çıkan Fritz Lang, sisteme boyun eğmenin yarattığı rahatsızlıkla, kendi içindeki çelişkileri yansıtan bir karakterdedir. Crusio Malaparte de önce Mussolini destekçisi olmuş bir yazardır, daha sonra faşizm karşıtı tarafa geçmiştir. Sonraları ise Mao’nun düşüncelerine olan yakınlığı çok belirgindir. Jean - Luc Godard da filminde; maddi kazanç uğruna her şeyi satmaya hazır, Amerikan bir film yapımcısı olarak kurguladığı karakterin yazlık evi için bu yapıyı kullanmıştır.

Malaparte; gizemli mimarinin yaratılmasının, gündelik kullanımla ilgili fonksiyonlardan gelen elemanların kaldırılması yoluyla yapılabileceğini keşfetmişti. Ona göre o devasa terasta korkuluk dahi olmamalıydı. İşleve ait tüm görseller resimden kaldırılmalıydı.

Çok keyifli Malaparte Evi kitabını alarak 2015 yazında, Malaparte Evi’ni yerinde görmek için Kapri Adası’na gittim. Adadan Matramonia yalıyarı, Faraglioni’nin denizden fırlayan dev üç kayasını, Sorrento yarımadasını, Denizkızları Adalarını, Amalfi kıyı şeridini gördüm. Sanırım bütün olarak bakınca, gördüğüm en güzel manzaraydı, diyebilirim.

Yapının üç cephesindeki açık denize bakan pencereleri yatay konumlanmış ve kalın kayıtlarla çevrelenmiştir. Bu kalın kayıtlar pencereleri birer resim çerçevesi formatına dönüştürmektedir.

Genel olarak ev tarifini ben, mimar kimliğimle “baba ocağı” olarak yaparım ve “Ancak içinde ateş yanan yer bir yuva olabilir.” diye devam ederim. Malaparte Evi, kuşkusuz ki bir “baba ocağı” değildir. Sıcak bir yuva da olmadığını düşünüyorum. Ancak bir yapıt neden bu kadar ünlü olabiliyor ve kendine bakanları hayran bırakabiliyor? O, sahibi tarafından bir ev, bir yuva olarak planlanmadı. O, bir hapishane. O, bir anıtmezar. O, bir sunak. O, bir taştan portre. O, bir spritüel sığınak. O, bir simge olarak doğdu. Malaparte Evi’ni işte tam olarak böyle tarifleyebilirim. ■