Görünmez Kentler

KP36
Kenan ÖZCAN
 

“ Geometrik rasyonellik ile insan yaşamlarının iç içe geçmiş yumağı arasındaki gerilimi dile getirmek açısından bana daha geniş olanaklar sunan, daha karmaşık bir simge, kent simgesidir. İçinde en çok şeyi söylemiş olduğuma inandığım kitabım Görünmez Kentler’dir, çünkü Görünmez Kentler’de bütün düşüncelerimi, deneyimlerimi ve varsayımlarımı bir tek simge üzerinde yoğunlaştırabildim. ”

Calvino, bir mimar veya şehir plancısı değil ama kitabının kalbinde kentler var. Sadece günümüzün değil, dünün kentleri ve yarının kentleri de, hep birlikte. Kitabın ve konunun içinde insan ve kent, dünü, bugünü ve yarını. Kent ve insan ilişkisinin yüzyıllar boyunca gerilimli seyri bir masal kurgusu ile irdelenmiş, diyalektik bir yapıyla kitaplaştırılmış.

Calvino’nun bu çağdaş masalı mimarları yakından etkilemiş; mimarlık okullarında öğrencilere okutulan bir kitap olmuş, üzerinde araştırmalar yapılmış, makaleler yazılmış. İnsan ve kent arasındaki binlerce yıllık serüvenin günümüze kadar olan seyrini anlatan, sadece geçmişteki veya bugün yaşanan sorunları değil bizi bekleyen sorunlarımız için de bir yol gösterici niteliğinde.

Görünmez Kentler birçok alanda kent kavramı için doğru ipuçları içeren masalımsı bir çalışma. Kitap kısa bölümlerden oluşuyor. Bu bölümler zaman ve mekândan bağımsız, hayali kentleri anlatıyor. Marco Polo ve Kubilay Han arasında geçen diyaloglar eşliğinde 55 kurmaca kente okur Marco Polo’yla birlikte yolculuk yapıyor; kitabın içine giriyor ve sonra da bir çıkış arıyor. Kitap aslında çıkışlar ve çözümler içinde bir yola koyulma olanağı. Kendi zihninde kurabileceği ideal kentlere gidiş için de bir başlama noktası.

Venedikli Marco Polo’nun Kubilay Han’a sunduğu gezi notlarında ve aralarında geçen uzun ve bitmez tükenmez diyaloglarda ütopik Venedikli hanına imkansız kentleri anlatıyor. Bu imkansız, zamandan ve mekândan bağımsız ve tamamına kadın ismi verilmiş 55 hayali kentin çıkış noktası hep aynı: Venedik.
“ Diğer kentleri anlamak, farklılığını kavramak istiyorsan gizli bir ilk kentten yola çıkmak zorundayım. Benim için bu Venedik.”
Ve Venedik çıkışlı 11 duraklı bir yitmişlik yolculuğu. Marco Polo, içinde Venedik’ten parçalar olan 55 masal kentine bir yitmişlik yolculuğu yapıyor, teker teker hepsine uğrayıp her durakta bir şeyler kaybederek.

Calvino kitabında çok köşeli kristalin farklı yüzeylerine 55 kenti dağıtıyor. Birinden diğerine ışık oyunlarıyla ve yansımalarla olasılıkları çoğaltıyor ve yap-boz başlıyor. Kristal bir labirentin içindeyiz artık ve bu labirente kafa tutmanın tek yolu yeni bir labirent kurmak. Calvino, labirentin işlevini, Hans Magnus Enzensberger’in Çağdaş Edebiyatta Topolojik Yapılar adlı kitabından ödünç aldığı birkaç satırla açıklar:
“ Doğru yolu bulmak için kaybolmak gerekir… Labirent, içine giren kaybolsun ve dolaşsın diye yapılır. Ama labirent, o aynı kişiye, yeni bir plan çizmesi ve labirentin gücünü yok etmesi için bir başkaldırıyı da düşündürür. Bunu başardığı takdirde insan labirenti yıkacaktır; onu boydan boya geçen biri için labirent yoktur. ”

Calvino için Borges’in özel bir yeri var.
Peki neden Borges? Çünkü onun her metni, evrenin bir modelini ya da evrenin bir simgesini içerir: sonsuzluğu, çoğulluğu, şimdiyi ya da dönüşümlü zamanı. Marco Polo’nun ‘düşünceyle gidip gördüğü’ kentleri anlatan her kısa metin de evrenin bir simgesi ya da bir modelidir. Bu mikro modeller, anılar, arzular, göstergeler, takas ve gözlerle, adlar, ölüler ve gökyüzü ile kurdukları ilişkide incelik, süreklilik ve gizlilik kazanıp tam beş kez çoğalarak, kristalin güven mimarisinde bir bütünlük ararlar. Görünmez kentler sonsuzlukta, çoğullukta ve tarihsiz bir zamanda yaşanan bir kimlik krizidir.”

KENTLER ve ANI

“Altı nehrin ve üç sıradağın ötesinde, bir görenin bir daha unutamadığı kent, Zora yükselir. Bunun nedeni, Zora’nın, hatırlanan diğer kentler gibi anılarda olağan dışı bir imge bırakması değildir. Her birinde özel güzellikler, nadir şeyler sunmasa da sokakların ve sokaklar boyunca evlerin, evlerdeki kapı ve pencerelerin sıralanışıyla, Zora’nın, her noktasıyla akılda kalma gibi bir özelliği vardır. Gözün tıpkı tek bir noktasını bile yerinden oynatamadığın ya da değiştiremediğin bir müzik partisyonundaki gibi birbirini izleyen şekiller üzerinde gezinme biçiminde gizlidir Zora’nın sırrı.


"Zora’nın nasıl olduğunu ezbere bilen biri, uyuyamadığı gecelerde kentin yollarında yürüdüğünü hayal eder ve bakır saatin, berberin çizgili perdesinin, dokuz fıskıyeli çeşmenin, yıldızlar alimine ait cam kulenin, karpuzcu dükkanının, münzevi ile aslan heykelinin, Türk hamamının, köşedeki kahvenin, limana giden kestirme yolun birbirini izleyişindeki düzeni hatırlar. Akıllardan çıkmayan bu kent bir zırhtır, ya da herkesin anımsamak istediği şeyleri karelerine yerleştirebileceği bir çapraz bulmaca: ünlü kişilerin adları, erdem, sayılar, maden ve bitki türleri, savaş tarihleri, yıldız kümeleri, bir konuşmanın bölümleri. Her fikirle güzergahın her noktası arasında, belleğin anlık çağrışımlar yapmasına yarayacak bir benzerlik ya da bir zıtlık ilişkisi kurulabilir. Öyle ki dünyanın en bilge kişileri Zora’yı ezbere bilenlerdir.”

Bugün yurdumuzda sanayileşme, kalkınma ve Batılılaşma hareketlerinin getirdiği köklü değişikliklerle bundan iki-üç kuşak öncesi Anadolu insanının uyumlu fiziksel çevresini yapan büyük mimarlık geleneği yok oluyor. Artık yok olmuş bir sosyo-ekonomik yapının ve terk edilmiş bir teknolojinin yarattığı geleneksel konutlarımızın geçerliliğini yitirdiği düşüncesi ile geleneksel evlerimiz terk ediliyor ve bunların yerine çok katlı apartmanlar yapılıyor. Geleneksel kent dokusunun yerini birbirini dik kesen cadde ve sokaklar alıyor. Birbirinden hiç farkı olmayan bu yapılaşma kentlerimizi bir hastalık gibi sarmakta. Köşedeki kahve yok artık. Çınar ağacı da kesilmiş, altında kahve sohbetlerinin yapıldığı, gölgesinde toplanılan ağaç yerine apartman var. Kestirme yol da yok, limana inen uzun bir yol yapılmış, başı ve sonu gözükmeyen bir yol. Karpuzcu dükkanı yerini markete bırakmış, o da AVM’ye taşınmış. Berber çizgili perdesi siyah beyaz fotoğrafta. Her yer asfalt kaplanmış, tüm yollar aynı olmuş.

Kentlerde değişen sosyal yapı ve ekonomik koşullar karşısında ekonomik ve fonksiyonel elverişliliğini yitiren yapıların ya da daha geniş anlamda tüm geleneksel yerleşim alanlarının korunması fikri ancak onların tekrar hayata katılması eylemi ile gerçekleşir. Eski kent mekânlarına yeni kentsel öneriler getirerek canlanma sağlanabilir. Safranbolu ve sayısını artırabileceğimiz örneklerde olduğu gibi bu kentlerin ve yapıların, dokunun değerini bilen ve koruma amaçlı planlamalarını yapan dünya kentleri hep birkaç adım önden gitmekte, mirasları sonraki kuşaklara devrederken günü de mutlu yaşamaktadırlar.
 

İnsan anılarının olduğu binaları, mekânları, meydanları, parkları, sokakları kaybettiği an geçmişini de kaybetmiş hisseder ve varlığını sorgular. Güvensizlik hissi benliğini kaplar. Calvino ‘nun sıfır zamanda söylediği gibi insan zaman içinde yaşayabilir, ama donmuş, dural ve devinimsiz bir geçmişte var olacaktır. Büyümesi çok hızlı ve çabuk olan şehirler geleneksel kentleri ortadan kaldırdığında kentsel bellekler de kaybolacaktır. Artık her şey siyah beyaz filmlerde ve kartpostallardadır.

Günümüzde tarihi kentleri çarpık şehirleşmeden koruma konusunda en başarılı örneklerden biri Paris’de La Defense’dir. Sur çizgisi içinde kalan geleneksel Paris kenti karakterini fazla hırpalamadan artan yoğunluk, iş ve nüfus artışına, sur çizgisi dışında özgün çözümler üretilmiş ve bu özgün çözümleri ile de Paris, kent (cité) karakterini korumuştur. Şehir iş merkezi gelişimini sur çizgisi dışında göstermiştir.

Endüstri devriminin başlaması, Avrupa şehirlerinin başta Londra olmak üzere yoğunluklarının artmasına yol açmış, artan iş gücü ihtiyacı kırsal nüfusu hızla kentlere çekmiştir. Bu sadece kentlerin yoğunluğunun artması ve kent dokusunun hırpalanmasıyla neticelenmemiş; mimari de yara almıştır. Uygarlığın direk etkisi altında kalan mimari bu dönemde klasik gelişim çizgisi dışındaki uygulamalarla baş edememiştir. Kırdan kente gelen ve gelir durumunu da hızla yükselten bir kesimin yaptığı ilk şey; evini veya yaptırdığı her ne fonksiyon olursa olsun (kilise, okul,vs.) kendinden önceki dönemden referans alan eklektik yapılara yönelmek ve güvenli liman olarak da Yunan, Roma, Mısır Medeniyeti yapılarından devşirilecek alıntılara sığınmak olacaktır. 19. Yüzyılın çok kutuplu eklektisizm’inin en önemli akımlarından biri antikitecilik olmuştur. Kentin yeni zengini, yeni burjuvası özgüven eksikliğini geldiği kentte ancak bu tür yapılanmalarla gidereceğini düşünür. Sadece bu tür yapılar yaptırmak ve bunun içinde yaşamak değil aynı zamanda antik Yunan ve Roma’daki yaşam ve hayat tarzına da hayrandırlar. Endüstri Devrimi Avrupa’sında bu sonradan kazanılan servetle yapılan yapılar bu çizgide üretilmiş örneklerle dolu. Roma tapınağı gibi evler, Yunan tapınağı formunda kiliseler vb.
 

“Haussmann’cı şehircilik hakkında, şimdi, herkesin bildikleri dışında ne söyleyebiliriz? Paris’in bir strateji doğrultusunda boşaltılması, proletaryanın periferiye taşınması, banliyö ve yaşam alanının eş zamanlı icadı, merkezlerin burjuvalaşması, insansızlaştırılması ve bozulması; tüm bunlar defalarca söylene gelmiştir. Bununla birlikte bu kent düşüncesinin bazı unsurlarını vurgulayalım. Bu düşünce, sınıf stratejisine içkin bir mantık taşımakta ve 1. Napolyon ve mutlakiyetçi devletten gelen bu rasyonel tutarlılık fikrini sonuna kadar götürebilmektedir. Haussmann, kent dokusunda dinginsizce düz çizgiler çizer. Bu henüz (Bauhaus ve Le Corbusier tarafından ilan edilen) dik açının diktatörlüğü değil, kuralın, hizanın, geometrik perspektifin düzenidir.”

Günümüzde de değişen pek bir şey yok. Aradan uzun yıllar geçmesine rağmen bu davranış biçimini başta İstanbul olmak üzere çevremizdeki her yerde görebilmekteyiz. Yunan sütunlu ve üçgen alın formları kullanılarak yapılan mimari ve dekorasyon hepimize anlatıyor sahibinin kim olduğunu.

Geleneksel Paris kenti, kendini iş ve nüfus baskısından korumak maksadıyla sur dışında yeni iş kentleri ve banliyöler kurmuş. Endüstri devriminin yaşandığı senelere tekrar geri döndüğümüzde sur içi geleneksel Paris’i 1853 yılından itibaren yeniden inşa edilmiş, bu tamamıyla devlet otoritesiyle sağlanmış.
17. yüzyıldan itibaren nüfus artışı, alt yapı eksikliği, aşırı ve kontrolsüz yoğunluk ve sağlıksız konut stoğuyla Paris endüstri devriminin yaşanmaz kentlerinden birine dönüşmüştü. Emile Zola’nın romanlarında anlattığı gibi kötü kokulu ve balçık halindeki sokakları hastalık ve salgın yaymakta idi.

1853 yılından itibaren Paris’de Baron Eugéne Haussmann ve III. Napoléon oldukça otoriter bir şekilde yapıda değişimi başlattılar. Yeniden planlanan Paris’de kent dokusunun düzenli hale getirilmesi ulaşımın rahat sağlanabilmesi meydanlar ve bulvarlar oluşturulması ve bunların birbirleriyle ilişkilerinin sağlanması amaçlanmıştı. Ayrıca parkları ile de Paris yeniden yapılandırıldı. Tüm bunlar dünya sergisine yetiştirilmişti. Parkların yanında kafe kültürü de doğmuştu. Bulvarda dolaşanlar kendilerinden çok etrafı seyrediyorlardı. Paris modern Paris’di artık. Bulvar kafelerinde insanlar hiçbir şey yapmadan oturuyorlardı, artık seyirci konumundaydılar. Yeni yapılan muhteşem opera binası (1862-1875 Charles Garnier) modern Paris’in değişen yüzü olmuştu.

KENTLER VE ARZU

Yaşadığımız dünyaya biçimini veren arzulardır diyor Görünmez Kentler’de Calvino.

“Kentlerle ilişkimiz rüyalarla olduğu gibidir: hayal edilebilen her şey aynı zamanda düşlenebilir, oysa en beklenmedik rüyalar bile bir arzuyu, ya da arzunun tersi, bir korkuyu gizleyen resimli bir bilmecedir. Kentleri de rüyalar gibi arzular veya korkular kurar; söylediklerinin ana hattı gizli, kuralları saçma, verdiği umutlar aldatıcı, her şey, başka bir şeyi gizliyor olsa da.”

Calvino için kentler anıların, arzuların ve bunun gibi çoğaltılabilecek birçok şeyin bir araya gelmesidir. Anıların ve arzuların da takas edildiği yerlerdir. Calvino’nun masalımsı, büyülü, gizli, ince, ütopik ve görünmeyen kentlerinde biz de onun rüya alemine girer, aynı yolculuğu yaparız ve de tabi ki çıkış yolu arayarak ve önce ayırıp sonra parçaları bütüne götürerek.

“Bugün kent kavramı bizim için ne anlama geliyor? Onları kent olarak yaşamanın gittikçe zorlaştığı şu günlerde, kentlere, son bir aşk şiiri gibi bir şey yazdığımı düşünüyorum. Belki de kent yaşamının kriz noktasına yaklaşmaktayız ve Görünmez kentler, yaşanmaz hale gelen kentlerin kalbinden doğan bir rüya. Metropollerin tamamını bloke ederek zincirleme zararlar doğurabilecek büyük teknolojik sistemlerin çekiciliğinden konuşulduğu kadar, doğal ortamın yıkımından da aynı süreklilikte konuşuluyor. Çok büyük kentlerin yaşadığı kriz doğanın yaşadığı krizin diğer yüzüdür. ‘Megapol’lerin imgesi, dünyayı kaplayan tek, sürekli kent benim kitabıma da hükmediyor.” Gerçek yaşamdaki özgün imkan, ihtiyaç ve arzularımıza karşın metropol hayatı; kentleri içine hapsedip boğmuş, çoğu yerde öldürmüş, yarattığı düzenle içinde barındırdığı insanları moda, teknoloji çılgınlığı, sonsuz tüketimle sahte bir mutluluğa çekmektedir. Adeta bir kör alanın içine almaktadır.
Calvino, tüketim toplumunu “sürekli kent” teması ile anlatır.
“Her sabah mis gibi çarşaflarda uyanır herkes, yeni açılmış sabunlarla yıkanır, yepyeni elbiseler giyer, en mükemmel buzdolaplarındaki açılmamış süt şişelerine uzanırken son model radyolardan en son cıngılları dinler. Dünün Leonia’sından artanlar tertemiz plastik torbaların içinde çöp arabasını bekler kaldırımlarda. Bitmiş diş macunu tüpleri, yanmış ampuller, gazeteler, kap kacak, ambalaj malzemelerinin yanı sıra şofbenler, ansiklopediler, piyanolar, porselen tabak takımları: Leonia’nın zenginliği her gün üretilen, alınıp satılan eşyalardan çok, yenilerine yer açmak için kaldırılıp atılan eşyalarla ölçülür. Öyle ki, Leonia’nın gerçek tutkusunu merak etmeye başlar insan: herkesin dediği gibi yeni ve değişik şeylerin tadını çıkarmak mı, yoksa durmadan üreyen bir pisliği atmak, kendinden uzaklaştırmak mı? ”
Üretim ve tüketim, soyutla somut anlayışı değişmiş, ihtiyaç için üretmenin yerini tüketmek için üretmek almış, soyutun yerini somut kaplamış. Günümüz şehirlerinde geleneksel kent olgusu başkalaşmış; sinema, tiyatro, müze, opera gibi olgular yerini alışveriş merkezlerine bırakmış. Yaşanan yerler bakılan yerlere dönmüş, tüketilebilir alanlar şehirleri kaplamış. Bu da çöküşün en büyük habercisi.
Kentler zaman içinde değişimlerini sürdürürler. Bazen kentler ve anı olan bazen arzu bazen de göstergeler olurlar. Sanayi devrimi sonrası iş umuduyla koşularak gidilen Paris, Londra ve aynı kaderi yüzyıl gecikme ile yaşayan İstanbul. Galata Kulesi ve onun inşa edildiği dönemki İstanbul kentler ve takasa ilham verebilir. 1930’lu 40’lı yılların İstanbul’u kentler ve anıyı tarifler. 1950’ler sonrası özellikle 70’li dönemlerin içinde elinde bavulu ile Haydarpaşa Garı önündeki taşı toprağı altın şehir diyen insanımızla kentler ve arzuyu verebilir. Günümüzün bol AVM’li ve rezidans’lı İstanbul’u ise önce kentler ve göstergeler sonra da buradan geçerek sürekli kentlere ulaşır ne yazık ki.

KENTLER ve GÖSTERGELER

"Göz, şeyleri görmez, başka şeylerin anlamını yüklenmiş şeylere ait şekiller görür: kerpeten dişçinin evini; kupa tavernayı; baltalı kargı karakolu; terazi pazarcıyı gösterir. Bu kalın göstergeler kabuğu altında kent gerçekte nasıldır, ne içerir ya da ne saklar, insan Tamara’dan bunları öğrenemeden çıkar. Dışarda boş toprak ufuk çizgisine kadar uzanmaktadır, bulutların koşturduğu bir gökyüzü açılır önünde. Rastlantı ve rüzgarın bulutlara verdiği biçimde insan, şekilleri tanımaya hazırdır bile: bir yelkenli, bir el, bir fil…”

Geleneksel kentler sınırları olmayan şehirlere dönüştükçe kerpeten de, kupalar da, baltalı kargı da, terazi de kaybolur artık. Her yerde her şehirde eczanenin sembolü, amblemi aynı olmuş, tabelasında aynı sembol globalleşen dünyanın her yerinden eczane tabelalarına yerleşmiştir. Aynı hediyelik eşyalar, aynı oyuncaklar tüm çarşıları, pazar yerlerini kaplamıştır. Yeni gidilen bir yerin pazar yerinde artık otantik bir şey bulmanız mümkün olmaz. Ara sıra duyduğumuz yerel müzikler de olmasa nerede olduğumuzu da hatırlamayacağız. Artık bize nerede olduğumuzu hatırlatacak bir iz arar olduk ve bulunca da şanslı hissederiz kendimizi, fakat bulabilirsek.

“Tüm amblemleri tanıdığım gün,” diye sordu Marco’ya “imparatorluğuma sahip olabilecek miyim nihayet?” Venedikli: “Hiç heveslenme Hünkarım: o gün sen kendin amblemler arasında amblem olacaksın.”
“Sanayileşme objelerin birbiri ile aynı ve sonsuz sayıda üretilmelerini sağlamış ve böylece obje ‘kullanım’ ve ‘değişim’ değerleri dışında yeni bir değer, ‘gösterge’ değeri kazanmıştır.”

“Bu sonsuz enformasyon, tanıtım ve semboller dünyasında gerçeklik, “gerçek ötesi” imgelerle yeniden biçimlendirilirken bir yandan yok olmakta ve yerini düşsel imgelere bırakmaktadır. İmgeler, “temsil ettiği” ve dolayısıyla “yerini aldığı” gerçeği ortadan kaldırır.”
İnsanlar yaşadıkları bölgeleri ve yerleri kendi şartlarına göre şekillendirirler. Bu da şehirleri sürekli büyütmekte ve değiştirmektedir.

“Gerçek ihtiyaçlar ile sahte ihtiyaçlar arasındaki ayrımın ortadan kalktığı tüketim toplumunda bir birey, tüketim mallarını satın almanın ve bunları sergilemenin toplumsal bir ayrıcalık ve prestij getirdiğine inanır. İnsan bu süreçte bir yandan kendini toplumsal olarak diğerlerinden ayırt ettiğine inanırken, bir yandan da tüketim toplumuyla bütünleşir. Dolayısıyla tüketmek birey için bir zorunluluğa dönüşür. İnsani ilişkiler yerini maddelerle ilişkiye bırakır. Artık geçerli ahlak, tüketim etkinliğinin ta kendisidir.”

Endüstri Devrimiyle birlikte buhar gücünün kendini hissettirmeye başlaması ve sanayileşme sürecinin bir sonucu olarak başta Londra olmak üzere birçok Avrupa kentinde kırsaldan kente göç başlamış, bizim bu yüzyılda yaşadığımız sorunları bu şehirler 1700’lü senelerden itibaren yaşamaya başlamışlar. Kente göç edenler kent hayatına uyum sağlayamadıklarından gerek kent ve gerekse kendileri için en büyük sıkıntıyı oluşturmuşlar.

Modern mega kentler, metropoller ve bunun gibi isimlerle anılan şehirler küreselleşme, kimliksizleşme, yabancılaşma, tüketim gibi sıkıntılar içinde boğulmuş durumda. Calvino, kentin ancak kentlileriyle var olduğunu ve kentlilik bilincinin sürekliliğinin sağlanması amacıyla göstergeleri kullanmış. Henri Lefebvre de Kentsel Devrim adlı eserinde kent ve kentleşme konusunu incelemiş.

“Şehir doğaya ve emeğe ait olan başka yerde doğmuş her şeyi -meyveler ve nesneler, ürünler ve üreticiler, eserler ve yaratımlar, faaliyetler ve durumlar- kendisine çağırır. Peki kendisi ne yaratır?”
Henri Lefebvre’nin bu sorusunu günümüz şehirlerini ve sorunlarımızı sorgularken kendimize sıklıkla soruyoruz.
 

İNCE KENTLER


Temelsiz, havada yüzen kentleri vardır Calvino’nun.

“İnanmaya hazırsanız, ne iyi. Örümcek ağı kent Ottavia’nın nasıl olduğunu anlatacağım. İki sarp dağ arasında bir uçurum var: kent boşlukta duruyor, bir doruktan ötekine halatlar, zincirler ve tahta köprülerle bağlanmış. Küçük tahta traversler üzerinde boşluklara basmamaya dikkat ederek yürüyor insan ya da kenevir ilmiklere tutunuyor. Aşağıda, yüzlerce, binlerce metre hiçbir şey yok: birkaç bulut geçiyor; uçurumun dibi zar zor seçiliyor. Kentin temeli bu: geçit ve destek gibi kullanılan bir ağ. Geri kalan her şey yukarıya yükseleceği yerde aşağıya sarkıyor. Ottavia sakinlerinin boşluğa asılı yaşamları diğer kentlerdekine oranla çok daha güvenli. Herkes biliyor ki ağ daha fazlasını taşımayacak.” 

Gerçekte tabi ki Ottavia diye bir kent yok. Kitapta anlatılan bu 55 şehir de zaten Calvino’nun kurmaca şehirleri. Ancak kendilerini Ottavia sakinleri gibi güvende hisseden şanslı kentler var. Günümüzde bunlar korumaya alınmış surların geldiği en son sınır itibariyle dondurulmuş şanslı kentler. Bu kentler daha fazla ağırlık taşıyamayacak ağlar nedeniyle değil koruma bilincinin geliştiği mimarlık, şehircilik ve uygarlık kavramlarıyla korunuyor. Bu kentlerde belki de değişen tek şey bitki örtüsü ve ağaçlar. Hatta zorunluluk sebebiyle yeni bir yapı gerektiği an dahi çok yüksek düzeyde bir hassasiyetle yapılandırılmakta. Tıpkı Bensberg Belediye Binası gibi,1963-69, Gottfried BÖHM.

“Kuru Toprak üstünde kurulmuş olmasına karşın Zenobia upuzun kazıklar üzerinde yükseliyor; evler bambu ve çinkodan, hepsinin birçok balkonu ve terası var, farklı yüksekliklerde, birbiri üstüne binen sırıklar üzerine kurulmuş, seyyar merdivenler ve asma kaldırımlarla birbirine bağlanmış.”
1966 yılında Peter Cook’un Blowout Village projesi, Metal Hidrolik kolların değişik yüksekliklerde boşlukta tuttuğu birbiri üzerinden bakan ünitelerle şekillenmiş ve mimarisiyle Zenobia kentini andırıyor.

Sir Thomas Moore 1516 yılında yazdığı eserinde 54 büyük ve güzel şehre sahip ütopya adasını anlatır. Calvino’dan çok önce yazılmış bu eserde Sir Thomas Moore, herkesin mutlu olduğu yeryüzü cennetini oluşturur. Bir anlamda Marco Polo da ütopik bir gezgin değil midir?
Aynı zamanda Archigram grubunun Instant City projelerinde de aynı şekilde betimlenen, kurgulanan yapılaşmaları görüyoruz. İnce kentlerde Calvino, hafiflik ve narinliği arar ve nesnellikten kurtulmak ister. Saydamlık, şeffaflık diğer kriterlerdir. Güvensizlikten doğan bir güven tez, antitez ve diyalektik yapı ince kentlerde kendini fazlasıyla hissettirir, içinde ütopyaları da barındırır.

Sir Thomas Moore 1516 yılında yazdığı eserinde 54 büyük ve güzel şehre sahip ütopya adasını anlatır. Calvino’dan çok önce yazılmış bu eserde Sir Thomas Moore, herkesin mutlu olduğu yeryüzü cennetini oluşturur. Bir anlamda Marco Polo da ütopik bir gezgin değil midir?
 

SÜREKLİ KENTLER


Seyahatlerimde uçaktan bakıyorum ve ne yazık ki şehirlerimiz aynı T cetvelinden çıkmış gibiler. Ayıramıyorum hiçbirini, sanki hepsi aynı. Ve ben aynı şehrin üzerinde sürekli uçuyor gibi hissediyorum kendimi. Nerede o Kütahya, Mardin, Bursa, Kayseri kentlerinin geleneksel dokusu, kimliği. Günümüzdeki Kütahya, Mardin, Bursa, Kayseri şehirlerini düşününce birbirlerinden farkı var mı diye sormak geliyor içimden. Kente bir yabancı gelince bu yeni kente geldiğini nasıl anlar? Hepsi aynı mimarlık mecmualarından fırlamış modern binalarıyla mı, ikon diye pazarlanan yapılarıyla mı, bulunduğu kültürden, coğrafyadan ve bölge insanının özgün imkan ve ihtiyaçlarından referans almayan hatta hiçe sayan mimari yapılaşmasıyla mı anlar? Tabi ki anlamaz, çünkü artık tüm şehirler birbirine benziyor. Metropollerden birinde gördüğümüz modern bir binayı artık Hamburg’da mı, İstanbul’da mı, Los Angeles’da mı görmüştük hatırlayamıyor kimse. Ama geleneksel Mardin veya Safranbolu kenti kendini tanıtır ziyaretçisine.

Evet gerçekten de birbirine karıştı yerler tıpkı Cecilia kenti gibi Calvino’nun anlatımıyla. Keçilerin otladığı adaçayı meralarının üzerinden refüjler geçiyor ve vahşi tüketim toplumu genişleyip her yeri kaplayarak her açıdan içinden çıkılmaz şehirler yaratıyor. Çöp dağlar, tüketim toplumunun bir sonucu olarak şehir dışında yükseliyor ve yeterli büyüklüğe ulaşınca şehirler için yeni yerleşim ve genişleme alanları olarak düzeltilip üzerleri kapatılıyor. Üzerlerinde hemen yeni binalar ve yerleşimler yapılıyor, biraz uzakta da yeni çöp alanları açılıp onlar da yavaş yavaş yükseliyor. Ve onlar da sıralarını bekliyor yeni yerleşim alanları olmak için. Artık çıkamıyoruz metropollerden. Nerede başladığı veya nerede bittiği de belli değil. Sorunlarının da içinden de çıkamıyoruz aynı zamanda. İçinde barındırdığı İstanbul Boğazı’nı veya Taksim, Kadıköy gibi meydanlarını hiç görmemiş milyonların yaşadığı İstanbul gibi.

“Rastladıklarına: ‘Pentesilea’ya nasıl gidilir?’ diye sorduğunda, elleriyle geniş bir daire çizerler, hiçbir anlam veremezsin: ‘Burası’ ya da ‘Daha ileride’ veya’Bütün buralar’ dahası ‘Tam ters tarafta’ anlamına gelebilir. ‘Kent’ diye ısrarla sorarsın. ‘Biz her sabah çalışmaya geliyoruz buraya’ diye cevap verir bazıları, ötekiler: ‘Uyumaya dönüyoruz buraya biz’ derler. ‘Peki ya yaşadığınız kent?’ diye sorarsın. Bazıları kollarını çapraz yönde havaya kaldırıp çeşit çeşit evlerin ufuktaki opak yığınını göstererek ‘Oralarda bir yerde olmalı’ derken, ötekiler sivri çatılarıyla arkanda duran bir hayalet kenti gösterirler. ‘Fark etmeden geçtim mi acaba?’ ‘Hayır, biraz daha ilerle istersen.”

Yatakhane kent veya fabrika kent kavramlarını aynı zamanda yoğun nüfus artışıyla oluşan başkalaşım ve kentsel yabancılaşma kavramlarını da sürekli kentler bölümlerinde anlatıyor Calvino. Gerçekte işte İstanbul örneği. Her gün, milyonlar bir kıtadan ötekine çalışmaya sonra diğer kıtaya uyumaya geçmiyorlar mı yatakhane ve iş arasında iki köprüyü işkence yolu yaparak.

Şehirlerde yabancılaşma çeşitli türleriyle kendini gösterir ayrışma ki maddi imkanlara, eğitime, yaşa, etnik kökene, sınıfa. Tüm ayrışmalar için şehirler en uygun ortamlardır. Bir yandan yoğun kalabalık vardır diğer yandan yalnızlık barındırırlar. Şehirler zenginlikleri mıknatıs gibi kendilerine çekerler arzular ve hazlar. Vakitsizlik ve bol vakit kendini bu şehirlerde tanımlatır. Hazlar ve sınırsız eğlenceler mutsuzluk ve hiçlikle geri döner. Politik olarak da otoriter iktidar inşaası için en elverişli oyun alanlarıdır. Hızla çarpık gelişen büyük şehirler eşitsizlik, kaos, düzensizlik, yozlaşma ve kirliliktir.

KENTLER VE TAKAS

“Eutropia sakinleri üzerlerinde müthiş bir yorgunluk hissettiklerinde ve kimsenin artık mesleğine, akrabalarına, evine ve sokağına, borçlarına, selamlanacak ya da selamladığı kişilere katlanamadığı gün, kentin tüm nüfusu boş ve yeni gibi orada onları bekleyen, herkesin değişik bir meslek, değişik bir eş bulacağı, pencereyi açtığında değişik bir manzara göreceği, akşamları vaktini başka şeyler, başka arkadaşlıklar, başka dedikodularla geçireceği komşu kente yerleşmeye karar verirler.” 

Calvino’nun anlatımında ütopya olarak görülen, yaşamının ve işinin takası günümüzde pek çok milletten insanın turizm faaliyeti dışında ülke değiştirdiğini ve yerleşik düzene vatandaş olmadığı bir ülkede geçtiğini görüyoruz. Salt çalışmak ve para kazanmak maksatlı değildir bu takas. Sanat, sosyal içerik veya politik ve bunun gibi birçok sebebi olabilir. Ama sonuç aynıdır. Yaşamın ve uğraşın takası, kültürün takasıdır. Ve günümüz kentleri ve şehirleri takas yerleridir.
“Şehir doğaya ve emeğe ait olan her şeyi kendine çağırır. Diğer yandan da her şeyi yaratır. Mübadele olmadan, yakınlaşmalar olmadan hiçbir şey var olmaz. Şehir bir durum yaratır. Farklı şeylerin birbirini var ettiği, farklılıkların korunduğu fakat birbirinden ayrı olarak var olmadıkları kent durumudur bu.” 

“Büyük Han’ın imparatorluğu içinde ve dışındaki tüm pazarlarda, aynısını bulabileceğin, aynı şerit perdelerin gölgesinde, aynı sarı hasırlar üzerinde ayaklarının dibine serilmiş, sözde ucuza satılan malları takas etmek değil. Eufemia’ya yalnızca bir şeyler alıp, birşeyler satmaya gelmez insan; Eufemia’da geceleri, pazar çevresinde yanan ateşlerin yamacında, çuvalların, varillerin üzerine oturmuş ya da halı yığınlarının üzerine uzanmış biri: ‘kurt’, ‘kız kardeş’, ‘gizli define’, ‘savaş’, ‘uyuz’, ‘aşıklar’ türünden bir laf etmeye görsün, ötekiler de kurtlarla, kız kardeşlerle, hazinelerle, uyuzla, aşıklarla, savaşlarla ilgili kendi başlarından geçenleri anlatırlar hemen. Bilirsin Eufemia’dan, her gündönümü ve ekinoksta anıların takas edildiği bu kentten dönerken seni bekleyen uzun yolculukta, devenin ya da geminin sallanışına karşı koyup uyumamak için insan kendi anılarını bir bir düşünmeye koyulduğunda, senin kurdun bir başka kurt, kız kardeşin değişik bir kız kardeş, savaşın başka savaşlar olacaktır.”

Kentlerin zenginliklerini somutta değil soyutta değerlendirmeliyiz. Somut, mutsuzluk ve depresyonu soyut zenginlik ise huzur ve mutluluğun kapısını açar. İletişim ve paylaşım sadece mal ve para takası değildir. Anıların ve duyguların takasıdır. Her tek bir çiftten meydana gelmiştir. Bu takaslar ne kadar yoğunsa o kentin insanı, zenginliği o kadar geniş ve kentsel iletişim mekânları da o kadar insancıl ve yoğundur.

“Ben Görünmez Kentler’e giderken Marco Polo’nun rotasını izledim. Başka yolcular başka rotalar izleyebilir, ama görecekler ki bütün yollar hep aynı ‘bütünlük’le bitecek ve kusursuz kent parça parça kurulacak: Marco Polo, tek tek her taşıyla bir köprüyü anlatıyor. ‘Peki köprüyü taşıyan taş hangisi?’ diye sorar Kubilay Han. ‘Köprüyü taşıyan şu taş ya da bu taş değil, taşların oluşturduğu kemerin kavisi’ der Marco. Kubilay Han sessiz kalır bir süre, düşünür. Sonra ekler: ‘Neden taşları anlatıp duruyorsun bana? Beni ilgilendiren tek şey var, o da kemer.’ Marco cevap verir: ‘Taşlar yoksa, kemer de yoktur.” XXV
Kentler Endüstri çağı devrimine kadar birer korunma, toplu barınma ve alışveriş merkezleridir. 1760’lardan itibaren modern mimari ile birlikte değişim süreci başlamıştır. Bu değişim sürecini günümüze getirdiğimizde devasa boyutta sorunlar içeren şehirler karşımızda durmakta.

Calvino çareyi edebiyatta aramış. Mutlu ve güzel kentleri kurmak ancak geçmişi iyi analiz etmekle ve anlamakla mümkün olur. Neyi değiştirmek istiyorsak önce bizim değişmemiz gereklidir. Değişim kendinde başlar. Birçok kuramcı, düşünür, şehir planlamacı ve mimar, ütopya kentlerle hayali projelerle bu konuda fikirler türetmişlerdir. Antonio Sant’elia, Bruno Taut, Etienne- Louis Boullée, Fourier, Thomas Moore ve Archigram gibi.

Yaşadığımız dünyada salt şehirlerin yaşanmazlığı değil, tabi ki bizi mutsuz eden veya mutluluktan alıkoyan; endüstri çağı sonrası iletişim çağı. Ve artık anında her bilgiye, her habere ulaşabilme önemli bir sıkıntıyı da birlikte getirdi. Dünya küçüldü. İnsanlar kıyas yapar, sürekli ben kullanarak sorgular; “Ben başkasına göre ne durumdayım; en zengin, en meşhur, en popüler kim?” diye düşünür hale geldi.
Artık önümüzdedir şehirler bir gösteri mekânı olarak. Her bilgi önümüzdeyken bir arada yaşayan ve kıyaslayan insan mutluluğu nerede arayacaktır. Mutlu olması çok zordur. Calvino kitabında salt kentlerin sorunlarını değil insanların da sorunlarını film banyosundan çıkan negatif gibi yavaş yavaş görünür hale getiriyor.

“Bütün bu yolculuklar geleceğini yeniden bulmak için mi?” Şöyle cevap verdi Marco: “ Başka yer, negatif bir aynadır. Yolcu sahip olduğu tenhayı tanır, sahip olmadığı ve olmayacağı kalabalığı keşfederek.”